Faydalı Bilgiler Teknoloji BiliÅŸim Haberler » Blog Archive » HİCRET'İN İSLÂM TARİHİNDEKİ YERİ VE ÖNEMİ

Hicret, İslâm tarihinin en önemli olayıdır. Hicret, Müslümanları, müşriklerin zulmünden kurtarmış, İslâm’a yayılma imkânı
saÄŸlamış, böylece İslâm inkılâbının baÅŸlanğıcı olmuÅŸtur. Bu itibârla olaydan 17 yıl sonra, Hz. Ömer’in halifeliÄŸi esnâsında, Hz. Peygamber’in hicret ettiÄŸi yılın 1 Muharrem’i olan 16 Temmuz 622 tarihi “Hicri-Kamerî Takvim” için “takvim başı” olarak kabul edilmiÅŸtir.
BilindiÄŸi gibi Hz. Peygamber, Mekke ÅŸehrinde doÄŸmuÅŸtur. Yüce Allah, O’nu burada peygamber olarak görevlendirmiÅŸtir.
Görevinin gereÄŸi olarak, “(Önce) en yakın akrabalarını uyar.” (1) âyet-i kerimesi gereÄŸince, yakınlarından baÅŸlamak üzere,
insanları İslâm’a davet etmeye baÅŸlamıştır. Kendilerini İslâm’a da’vet ettiÄŸi kimseler O’nu, el-Emin = güvenilir kiÅŸi olarak
tanıyorlardı. O’nun dürüstlüğü ve ahlâkî üstünlüğü üzerinde ittifak halinde idiler. Kendisinin Allah tarafından gönderilmiÅŸ ve
görevlendirilmiÅŸ Peygamber olduÄŸunu duyunca, O’na inanmaya ve etrafında toplanmaya baÅŸladılar. Müslümanların sayısı
günden güne artıyor ve İslâmiyet hızla yayılıyordu. Ancak Mekke’de KureyÅŸ kabilesinin ileri gelenleri bundan endiÅŸe duyuyor, toplum üzerindeki hâkimiyetlerini kaybedeceklerinden korktukları için O’na engel olmaya çalışıyorlardı. Bunun için
Peygamberimize ve O’na inananlara amansız düşman kesilmiÅŸlerdi. Müslümanlara zulmediyor, akıl almaz iÅŸkenceler
yapıyorlardı. Hz. Peygamber, Mekkelilerin kendisine ve Müslümanlara karşı takındıkları tavır karşısında, hiçbir zaman yılmadı, doğacağına kesinlikle inandığı İslâm güneşine, başka ufuklar aramayı düşündü.
Müşriklerin, tahammülü çok ğüç olan bu zulümleri karşısında, Mekke’de Müslümanlar korunamaz hale gemiÅŸlerdi. Bu sebeple
Müslümanların Medine’ye hicret etmeleri kararlaÅŸtırılmıştı. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) ; “Sizin hicret edeceÄŸiniz yerin iki
kara taÅŸlık arasında hurmalık bir yer olduÄŸu bana gösterildi…” (2) diyerek, Müslümanların Medine’ye hicretlerine izin verdi.
Böylece PeygamberliÄŸin 13′üncü yılının ilk ayı Muharrem’de (Temmuz 622) Medine’ye hicret baÅŸlamış oldu.
Kâbe’ye yapılan senelik hac görevi, Arap yarımadasının bütün noktalarından Arapları Mekke’ye getiriyordu. Hz. Peygamber,
bu sefer, kendisine sığınma imkânı ve peygamberlik vazifesini yerine getirme izni verecek bir kabile bulup, iknâ etmenin yollarını aradı. Birbiri ardınca, yanlarına gittiği onbeş kabilenin temsilcilerinin hepsi de az çok kaba bir şekilde kendisini geri çevirdiler.
Umudunu hiç kaybetmedi, son olarak yarım düzine kadar Medineli ile karşılaştı. Yahudi ve Hristiyanların komşuları olan bu
kiÅŸiler, Peygamberler ve ilâhi vahiyler kavramına yabancı deÄŸillerdi, üstelik onlar, bu kutsal kitap sahiplerinin, bir Peygamberin, son bir tesellicinin gelmesini beklediklerini de biliyorlardı. O yüzden bu konuda baÅŸkalarından önce davranmak fırsatını kaçırmak istemediler, derhal Hz. Muhammed’e inandılar, kendisine Medine’de diÄŸer inananlar bulmaya çalışacakları ve gereken desteÄŸi vereceklerine dâir söz verdiler. Ertesi yıl oniki kadar Medineli kendisine baÄŸlılık yemini ettiler ve İslâm’ı öğretecek bir öğretmen-dâvetçi istediler. Bu görevi üzerine alan Mus’ab, bu iÅŸte hayli baÅŸarılı oldu ve bir sonraki sene Mekke’ye hac sırasında yeni müslüman olmuÅŸ, yetmiÅŸ üç kiÅŸilik bir kafile gönderdi. Bunlar Hz. Peygamberi ve diÄŸer Mekkeli Müslümanları kendi  ÅŸehirlerine göç etmeye dâvet ettiler, onları koruyacakları ve kendi aile bireyleriymiÅŸ gibi bağırlarına basacakları sözü verdiler. Böylece Müslümanların en büyük kısmı gizlice ve küçük gruplar halinde Medine’ye hicret etti, (3) Kısa zamanda, Mekke’li Müslümanların hemen hepsi Medine’ye göç etti. Yanlızca Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ali’yi, Hz. Peygamber Mekke’de alıkoymuÅŸtu.
Böylece İslâmiyet Medine’de de yayılmaya baÅŸladı. Bu durum KureyÅŸ ileri gelenlerini daha da telâşlandırdı. Medine’nin
kuvvetli bir İslâm merkezi haline gelmesinin aleyhlerine olacağını anladılar. Konuyu tartışmak ve bir hal çâresi bulmak üzere
“Dâru’n – Nedve” denilen yerde toplandılar. Uzun uzun görüştüler ve tartıştılar. Sonunda kendilerine kurtuluÅŸ yolunu
göstermekten, dünya ve ahirette mutlu olmaları için çaba harcamaktan baÅŸka bir ÅŸey yapmayan, Peygamberimiz (s.a.s.)’i
öldürmeye karar verdiler. Kendilerince çok gizli olarak aldıkları bu karar ve plânlarından Kur’an-ı Kerimde şöyle
bahsedilmektedir; “İnkâr edenler, seni baÄŸlayıp bir yere kapamak veya öldürmek, ya da sürmek için düzen kuruyorlardı. Allah düzen yapanların en iyisidir.” (4)
Müşriklerin bu korkunç plânlarını Cebrâil (a.s.) Peygamberimiz’e haber verdi: “Bu gece, her zaman yatmakta olduÄŸun
yatağında yatmayacaksın, evini terk edeceksin…” dedi. Böylece Hz. Peygamber’e hicret için izin verildi. Peygamberimiz Hz.
Ali’yi çağırdı: “Ben Medine’ye gidiyorum. Sen bu gece benim yatağımda yat, hırkamı üstüne ört. Müşrikler beni yatıyor
sansınlar, onlara bir ÅŸey sezdirme. Sabahleyin ÅŸu emânetleri sahiplerine ver. Ondan sonra sen de hemen gel” dedi.
Ortalık kararınca, KureyÅŸ’in seçme cânileri evin etrafını sardılar. Sabahleyin evinden çıkarken hep birden saldırıp
öldüreceklerdi. Hz. Ali, Rasûl-i Ekrem’in yatağına yattı. Hz. Peygamber eline bir avuç kum alıp evini çeviren müşriklerin
üzerine saçtı. Saçılan kum taneleri, cânilerden her birine isâbet etmiş, hepsi de derin bir uykuya dalmışlardı. Peygamberimiz
(s.a.s.) “Yâ-sin ” Süresi’nin ÅŸu anlamdaki âyetini okuyarak aralarından geçip gitti: “Biz onların önlerine ve arkalarına birer
sed çektik, böylece gözlerini perdeledik. Onlar artık elbette görmezler.” (5)
Rasûlü Ekrem gece evinden ayrıldıktan sonra Kabe’yi tavaf  etti. Sonra doÄŸduÄŸu yerden ayrılış hüznünü ifade eden ÅŸu sözleri
söyledi. “Ey Mekke! Sen Allah katında yeryüzünün en hayırlı ve  en bana sevimli yerisin. EÄŸer çıkmak zorunda
bırakılmasaydım senden ayrılmazdım.” (6) Ertesi gün öğle sıcağında Hz. Ebû Bekir’in evine vardı. Allah’ın emriyle beraber
Medine’ye hicret edeceklerini bildirdi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Hz. Ebû Bekir’le birlikte Mekke’den çıkıp, Sevr Dağı’na gelerek oradaki
maÄŸarada saklandılar. KureyÅŸ’in araması bitinceye kadar, üç gün üç gece maÄŸarada kaldılar. Hz. Peygamber’i ve Ebû
Bekir’i arayanlar, iz sürerek nihâyet Sevr’deki maÄŸaranın aÄŸzına kadar geldiler. Ayak sesleri ve konuÅŸmaları içeriden
duyuluyordu. Hz. Ebû Bekir, başını kaldırdığı zaman onların ayaklarını görmüş ve heyecanla: “Ya Resûlâllah, eÄŸilip baksalar,
bizi görecekler” demiÅŸti, bunun üzerine Peygamber Efendimiz: “Korkma, Allah’ın yardımı bizimledir. (7) İki yoldaÅŸ ki,
üçüncüsü Allah’tır, hiç endiÅŸe edilir mi?” buyurdu.(8)
Takipçiler Sevr dağına henüz çıkmadan, bir örümcek mağaranın ağzına ağ örmüş, bir çift beyaz güvercin yuva yapıp yumurt-
lamıştı. Bu durumda Kureyşliler, mağaranın içine bakmanın ahmaklık olacağını düşünerek bırakıp gittiler.
Resûlüllah’a ilk vahiy Hîra (Nûr) dağındaki maÄŸarada gelmiÅŸti. Hiradaki maÄŸara ile Serv’deki maÄŸara arasında geçen müddet,
Hz.Peygamberin, Peygamberlik hayatının Mekke devrini teşkil etmişti. Sevr dağındaki mağaradan başlayan hicret ise, Mekke
devrinin sonu, Medine devrinin başlanğıcı olmuştur.(9) Hicret yolculuğunda Peygamberimiz, iki önemli takiple karşılaştı.
MüdliçoÄŸullarından Surâka, KureyÅŸ’in ilân ettiÄŸi mükâfatı ele geçirmek hevesiyle, kendi bölgelerinden geçmiÅŸ olan hicret
kafilesini tâkibe koyuldu. Atını dörtnala sürerek Resûlûllah’a ve arkadaÅŸlarına yaklaÅŸtığı sırada atı sürçüp kapaklandı. Kendisi
de yere yuvarlandı. Yeniden atına binip koşturdu. Tam yaklaştığı sırada atının ön ayakları kuma saplandığı için, yine düştü. Atını
zorlukla kurtardı. Surâka’nın morali iyice bozulmuÅŸtu. Hz. Peygamber’den özür diledi. Yazılı bir emanname alarak geri döndü, diÄŸer takipçileri de “ben aradım, boÅŸuna yorulmayın, bu tarafta yok” diyerek geri çevirdi.
EslemoÄŸullarından Büreyde de, KureyÅŸ’in ilân ettiÄŸi mükâfatı alabilmek için Resûlüllah’ı tâkibe baÅŸlamıştı. Fakat ilk görüşte
yanındakilerle birlikte müslüman oldu. Daha sonra başındaki beyaz sarığı çözerek mızrağının ucuna baÄŸladı; “sizin gibi ÅŸanlı bir
kafile  bayraksız gitmez. İzin verirseniz ilk alemdârınız olayım” diyerek  tâ Kubâ Köyü’ne kadar bu ÅŸanlı Kâfileye bayraktarlık
yaptı.
Hz. Peygamber’in yola çıktığı Medine’de duyulmuÅŸtu. Bu yüzden Medineliler, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’i karşılamak üzere her
sabah şehir dışına çıkıp bekliyorlardı. 12 Rabîulevvel Pazartesi günü yine öğleye kadar beklemişler, sıcak bastırınca ümitlerini
kesip dönmüşlerdi. Bu esnâda bir iş için evinin çatısına çıkan bir Yahûdi, bir kafilenin uzaktan gelmekte olduğunu gördü ve
yüksek sesle:
“İşte günlerdir yolunu beklediÄŸiniz devletli geliyor “diye  haykırdı. Medineliler, bir bayram sevinci içinde yollara döküldüler.
Hz. Peygamberi Medine’ye yaya yürüyüşle 1 saat uzaklıkta Kubâ köyünde karşıladılar. Peygamberimiz burada, Amr b. Avf
oÄŸulları’nda 14 gece misâfir kaldı. Bu esnâda Kur’an-ı Kerim’de “takvâ üzere yapıldığı” bildirilen Kubâ Mescidini binâ etti
ve burada namaz kıldı. (10)
Hz. Peygamber’den 3 gün sonra tek başına yola çıkmış olan Hz. Ali de gündüzleri gizlenip, geceleri yürüyerek, Kubâ’da iken
kafileye yetiÅŸti.
14 gün sonra, bir Cuma günü Peygamberimiz devesine bindi. KarşılamaÄŸa gelenlerle muhteÅŸem bir alay içinde Medine’ye
hareket etti. Yolda “Sâlim b. AvfoÄŸulları”na ait “Rânûna Vâdisi”nde öğle vakti oldu. Hz. Peygamber, burada arka arkaya iki hutbe okuyarak ilk cuma namazını kıldırdı. Bu ilk cuma hutbesinde, Sevgili Peygamberimiz, İslâm’ın bazı temel prensiplerine temas ettiÄŸi için, burada nakletmeyi faydalı görüyorum; Rasûl-i Ekrem, birinci hutbeye Allah’a hamd ve senâ ederek baÅŸladı ve şöyle devam etti:
“Ey insanlar, ölmeden önce Allah’a tevbe ediniz, fırsat elde iken iyi iÅŸlere koÅŸunuz. Allah’ı çok anmak, gizli ve âşikar çok
sadaka vermek suretiyle O’nunla aranızdaki bağı kuvvetlendiriniz. Böyle yaparsanız, rızıklandırılır, yardım görürsünüz,
kaçırdıklarınızı tekrar elde edersiniz.”
Biliniz ki, Cenâb-ı Hak, içinde bulunduğum yılın bu ayında, bugün şu bulunduğum yerde cuma namazını kıyâmete kadar,
üzerinize farz kıldı. Hayâtımda veya benden sonra -âdil veya zâlim- bir imamı olduğu halde önemsiz gördüğü veya inkâr ettiği
için, kim bu namazı terkederse, Allah onun iki yakasını bir araya getirmesin ve hiçbir işine hayır vermesin. Biliniz ki, böylesini,
tevbe etmedikçe, ne namazı, ne zekâtı, ne haccı, ne orucu, ne de herhangi bir iyiliği Allah katında bir değer taşır. Ancak, kim
tevbe ederse Allah tevbesini kabul eder. (11)
Ey insanlar, âhiret için azık hazırlayıp önceden gönderin. Hepiniz ölecek ve sürünüzü çobansız bırakacaksınız. Sonra Rabbiniz
-arada tercüman veya perdedâr olmaksızın- bizzat:
-Sana benim peygamberim gelip haber vermedi mi? Ben sana mal vermiş, ihsanda bulunmuştum. Sen bunlardan âhiretin için ne
gönderdin, diye soracaktır. O kimse sağına, soluna bakacak, hiçbir şey göremeyecek. Sonra önüne bakacak, orada
cehennem’i görecek. Öyleyse yarım hurma ile de olsa, kendini ateÅŸten korumaya gücü yeten, bunu yapsın. Buna gücü
yetmeyen, bâri güzel sözle kendini kurtarsın. Çünkü bir iyiliÄŸe 10′dan 700 katına kadar sevap verilir. Allah’ın selâm ve
rahmeti üzerinize olsun”.
Hz. Peygamber, birinci hutbeyi böylece bitirdikten sonra, ikinci hutbede de şunları söylemiştir:
“Hamd Allah’a mahsustur. O’na hamdeder, ondan yardım dileriz. Nefislerimizin ÅŸerlerinden ve kötü iÅŸlerimizden Allah’a
sığınırız. Allah’ın hidâyet verdiÄŸini kimse saptıramaz. O’nun saptırdığını da kimse doÄŸru yola koyamaz.
Allah’tan baÅŸka ilâh olmadığına ÅŸahâdet ederim. O birdir, eÅŸi, ortağı ve benzeri yoktur. Sözlerin en güzeli, Allah Kitabı
(Kur’an-ı Kerim) dir. Allah’ın, kalbini Kur’an ile süslediÄŸi, küfürden sonra İslâm’a soktuÄŸu, Kur’an-ı, diÄŸer sözlere tercih
eden kimse felâh bulup kurtulmuştur.
Allah’ın sevdiÄŸini seviniz. Allah’ı bütün kalbinizle (can ve gönülden) seviniz. Allah kelâmı Kur’an’dan ve zikrinden
usanmayınız. Allah’ın kelâmına karşı kalbiniz katılaÅŸmasın.
Yalnız Allah’a  kulluk edip, ibâdetinizde Ona hiçbir ÅŸeyi ortak yapmayınız. Ondan hakkıyla sakınınız. Yaptığınız iyi ÅŸeyleri
dilinizle doÄŸrulayınız. Aranızda Allah’ın rahmet ve merhametiyle seviÅŸiniz. Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun”(12)
Cuma namazından sonra Hz. Peygamber (s.a.s.), Medine’ye hareket etti. Medine, tarihinin en önemli gününü yaşıyordu. Halk,
bayram sevinci içinde, Kubâ’dan itibâren yolu, iki taraflı doldurmuÅŸtu. Rasûl-i Ekrem’in anne tarafından akrabası olan
NeccâroÄŸulları, O’nu karşılamaya gelmiÅŸlerdi. Ensâr’ın ileri gelenleri O’na yaklaÅŸarak:Ey Allah’ın Resûlü! İşte evlerimiz, iÅŸte
mallarımız, iÅŸte canlarımız emrinize hazır” dediler. Peygamberimiz, onları taltif ve gönüllerini hoÅŸ ederek yoluna devam etti. Tam ÅŸehre gireceÄŸi sırada kalabalık o dereceyi bulmuÅŸtu ki kadınlar, damların üzerine çıkarak şöyle ÅŸiir söylüyorlardı:
“Veda tepesinin sırtlarından ay doÄŸdu üstümüze,
Allah’a davet eden bulundukça şükretmek vacip oldu bize.”
Küçük kızlar def çalarak şenlik yapıyorlar ve şu şarkıyı terennüm ediyorlardı:
“Biz Neccâr oÄŸullarının kızlarıyız,
Ne mutlu bize Muhammed’in komÅŸularıyız.”(13)
Medine halkı, Resûlüllah (s.a.s.)’in geliÅŸinden duyduÄŸu sevinci, hiçbir ÅŸeyden duymamıştı. Herkes Peygamber Efendimizi, kendi
evinde misafir etmek istiyor, “Ey Allah’ın Rasûlü, bize buyurunuz…” diyerek deveyi durdurmak istiyorlardı. Hz. Peygamber ise, kimseyi gücendirmemek için devesini serbest bırakmıştı.
“Siz deveyi kendi haline bırakınız. O memurdur, emrolunduÄŸu yere gider” diyerek dâvet edenlerden izin istiyordu. Nihâyet
deve, halen “Mescidü’n-Nebi”nin bulunduÄŸu boÅŸ arsada çöktü, Rasûlüllah (s.a.s.) inmedi. Deve kalkarak birkaç adım
gittikten sonra geri dönüp ilk çöktüğü yere yeniden çöktü, bir daha kalkmadı. Hz. Peygamber, devenin üzerinden inerek:
“Akrabamızdan en yakın kimin evi?” diyerek etrafındakilere sordu. Hâlid b. Zeyd:
“İşte evim, iÅŸte kapısı, buyurunuz Yâ Rasûlâllah…” diyerek, Rasûl-i Ekrem’i dâvet etti. Peygamber Efendimiz böylece Hz.
Halid’in misafiri oldu. Bu misâfirlik, “Mescidü’n-Nebi” nin inÅŸaatı tamamlanıncaya kadar yedi ay devam etti.
Rasûlüllahın hicreti PeygamberliÄŸin 13′üncü yılında, 12 Rabiulevvel de olmuÅŸtur. Bu tarih, aynı zamanda Peygamber
Efendimizin 53′üncü doÄŸum yıldönümüdür.
Hicretle, 23 yıl süren peygamberlik devrinin 13 yıllık “Mekke Devri” sona ermiÅŸ, 10 yıllık “Medine Devri” baÅŸlamıştır.(14)
Hz. Peygamber (s.a.s.), Medine’ye geldiklerinde, burada yaÅŸayan yabancılarla, dayanışma temeli üzerine bir antlaÅŸma
imzalamıştı. Bu antlaşma, İslâm Dininin Müslüman olmayan topluluklarla barış içinde yaşamaya ve onlarla dâima iyi ilişkiler
içinde olmaya ne kadar önem verdiÄŸini göstermektedir. Yine Sevgili Peygamberimiz, Mekke’den gelen göçmenlerle Medine’li
Müslümanlar, yani “Muhacirler” ile “Ensar” arasında kardeÅŸlik kurmuÅŸtu. Bu kardeÅŸlik esasına göre, Medine’li
Müslümanlar mallarının yarısını göçmen kardeşlerine vermişlerdi ki, tarihte bu dayanışma ve yardımlaşmanın bir benzerini daha
göstermek mümkün değildir. Böylece, Medine şehrinde ilk İslâm topluluğu, kardeşlik ve dayanışma temelleri üzerine oluşmaya
başlamıştır.
Böylece Hicret, ilk Müslümanların, sıkıntılı günlerden kurtulmalarına ve kardeşlik esası üzerine kurulan toplum hayatına
kavuşmalarına vesile olmuştur.
Ayrıca İslâmiyet, Mekke ÅŸehri hudutları dışına Hicret’le taÅŸmış ve bu güneÅŸ, dünyaya Medine ufuklarından yayılmıştır.
Yazımı “HİCRET” baÅŸlıklı aÅŸağıdaki ÅŸiirle bitirmek istiyorum:

HİCRET

Mekke’yle Medine arası yollar;
Çizik çizik, hasret arası yollar.
Vardığı her nokta yine başlangıç;
Gitgide Allah’a varası yollar.
Mekke’yle Medine arası yollar.

Bu çıplak yollarda ne in, ne de cin,
Yalnız iki çift nurdan güvercin.
Bunlar iki dostun ayakları ki,
Yolları göklere bağlayan perçin.
Bu çıplak yollarda ne in, ne de cin.

Hicret, yurtdışında aranan destek
Dâvâ sahibine öz yurdu köstek;
Merkezi dışardan sarmaktır murad,
Merkezi çevreden fethidir istek.
Hicret, yurtdışında aranan destek.

İnsan kaçar, ufuk kaçar beraber,
Ufukta, varılmaz gâyeden haber.
O ki, eteğinde, ufuk ve gâye,
O ki, Gaye -İnsan, Ufuk- Peygamber.
İnsan koşar, ufuk kaçar beraber.

Ayakta, Medine Müslümanları,
İslâm’ın “Yardımcısı” kahramanları…
Rasûller Rasûlü uğruna fedâ
Malları, canları, hânümanları…
Ayakta, Medine Müslümanları. (15)

1- Şuarâ, 214.
2- El-Buhârî, 4/255; Tecrid-i Sarih ter
cemesi, 10/86.
3- Prof. Dr. Muhammed Hamidullah;
İslâm’a GiriÅŸ, Çev. Cemal Aydın,
T.D.V.Yayınları, Ankara 1996, s,
13,14.
4- Enfâl, 30.
5- Yâ-Sîn, 9.
6- İbn-i Mâce 2/1037 (Hadis no:
3108);
Tirmizi, 5/722 (Hadis No: 3925)
7- Tevbe, 40.
8- El-Buhâri; 4/263; Tecrid-i Sarih ter
cemesi, 10/119 (Hadis No: 1557)
9- İrfan YÜCEL, Peygamberimizin Ha
yatı, D.İ.B. Yayınları, Ankara 1998
s:88-94.
10- Tevbe, 108.
11-  İbn-i Mâce, Sünen, C. 1, S.
343. (Hadis No: 1081)
12- İbn-i Hişâm, 2/147.
13- Mevlânâ Şiblî, Asr-ı Saâdet, Terc.
Ö. Rıza Doğrul, İst. 1973, C. 1, s.
203.
14- YÜCEL, a.g.e, 98, 99, 100.
15- Necip Fâzıl KISAKÜREK

23 Ekim 2008, 23:36 tarihinde Ders Konuları kategorisi altında yayınlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.


Yorum Yapın

İsim (*Gerekli)
E-Posta (*Gerekli)
Site
Yorumunuz
*