Faydalı Bilgiler Teknoloji BiliÅŸim Haberler » Blog Archive » Osmanlı İmparatorluÄŸu
24
Eki

Osmanlı İmparatorluğu

   Yazan: admin   Kategori Tarih

Şanlı İmparatorluğu Osmanlı Devletinin Doğuşu

Anadolu Türklüğünü yeniden birliÄŸe kavuÅŸturan, yayılmasını ve güçlenmesini saÄŸlayan Osmanlıların ortaya çıkışı meselesi, Batı Anadolu’nun uç bölgesinde yeni bir Türkiye’nin doÄŸuÅŸu ile sıkı sıkıya baÄŸlıdır. Osmanlı hanedanının mensup bulunduÄŸu, OÄŸuzlar’ın saÄŸ kolu olan Günhan kolunun Kayı boyu, dokuzuncu yüzyıldan itibaren, Selçuklular’la beraber Ceyhun nehrini geçerek İran’a geldi. Rivayetlere göre, Horasan’da Merv ve Mahan tarafına yerleÅŸen Kayılar, MoÄŸolların tecavüzleri üzerine, yerlerini bırakarak Azerbaycan’a ve DoÄŸu Anadolu’ya göç ettiler. Bir rivayete göre, Ahlat’a yerleÅŸen Kayılar, oradan Erzurum ve Erzincan’a, daha sonra Amasya’ya gelerek, oradan Halep taraflarına göç ettiler. Bir kısmı Caber Kalesi civarında kalırken, diÄŸer bir kısmı Çukurova’ya gitti. Çukurova’ya gelenler, daha sonra Erzurum civarında Sürmeliçukur’a vardılar. Aralarında çıkan ihtilaf üzerine, bir kısmı asıl yurtlarına dönerken, ErtuÄŸrul ile kardeÅŸi Dündar’ın emrindekiler, bir müddet Sürmeliçukur’da kaldıktan sonra, MoÄŸolların batıya akınları üzerine, Selçuklu sultanı Alaaddin Keykubad’a müracaat ederek KaracadaÄŸ taraflarındaki Rum (Bizans) hududuna yerleÅŸtirildikleri söylenirse de bu, tarihî gerçeklere pek uygun düşmemektedir. Gündüz Alp’i ErtuÄŸrul Gazi’nin babası olarak gösteren ve bugün ilim âleminde kabul edilen diÄŸer bir rivayete göre ise, Gündüz Alp’in Ahlat’ta vefatından sonra oymağın başına geçen oÄŸlu ErtuÄŸrul Gazi, buradan hareketle Erzincan’a oradan da Bizans sınırına yakın olmak gayesiyle, KaracadaÄŸ mıntıkasına gelmiÅŸtir. Kesin olan bir ÅŸey varsa o da ErtuÄŸrul Gazi liderliÄŸindeki Kayıların, on üçüncü yüzyıl ortalarında Ankara’nın batısında bulunmalarıdır. Sonraları, tahminen 1231 yılında, Sultan Alâaddin’in kendilerine ıkta (arazi) olarak verdiÄŸi Söğüt ve Domaniç’e gelip yerleÅŸmiÅŸlerdir.

DiÄŸer taraftan MoÄŸollar, Orta Asya Türklüğünü ve medeniyetini imha ederken, istilânın dehÅŸeti karşısında, onların kılıcından kurtulan büyük göçebe kitleleri, ÅŸehirli âlim, tâcir, edebiyatçı ve sanatkârlar da Anadolu’ya sığınıyordu. Göç dalgaları, Selçuklu hududunda eskiden beri mevcut göçebelerle yeni Türk boylarını birbirine karıştırıyor ve uçlardaki yoÄŸunluÄŸu süratli bir ÅŸekilde arttırıyordu. Kaynakların kayıt ve tasvirine göre, Azerbaycan ve Arran (KaradaÄŸ) ovaları ile vadileri, karıncalar gibi kaynaşıyor ve göç dalgaları buradan Anadolu’ya akıyordu. Böylece, MoÄŸollardan kaçan Türkmenler, Anadolu’ya nüfus ve hayatiyet getiriyor ve siyasi parçalanmaya raÄŸmen bu ülke yeni bir kudret kazanıyordu. 1261′den itibaren, MoÄŸol kontrolünün nispeten zayıf bulunduÄŸu ve Türkmen nüfusunun gittikçe kuvvetlendiÄŸi Kızılırmak’ın batısındaki bölgede (Kastamonu-Ankara-AkÅŸehir-Antalya hattının batısında) uc beylikleri ortaya çıktı. EskiÅŸehir, Kütahya, Afyon ve Denizli, Selçuklu-İslâm kültürünün yerleÅŸtiÄŸi uc merkezleri olarak yükselip Gazi Türkmenlerin faaliyette bulunduÄŸu en ileri uc bölgesiyle Selçuklu uc bölgesi arasında bir ara bölge haline geldiler. Uc bölgelerinde ortaya çıkan Türkmen beylikleri arasında Konya’ya hakim olan KaramanoÄŸulları en kuvvetlisi görünüyor ve Selçukluların varisi olduÄŸunu iddia ediyordu. Batı Anadolu’da AydınoÄŸulları, devrin ÅŸartlarına göre mükemmel bir donanma gücüne sahip bulunuyordu. Göçebe bir kavmin süratle denizci olması ve Adalar (Ege) Denizini alt üst eden gazalarıyla hayranlık uyandırması, ÅŸaşılacak bir geliÅŸmeydi. Bu devir Anadolusunda yine mühim sayılabilecek bir güce sahip bulunan GermiyanoÄŸulları, KaresioÄŸuları, MenteÅŸeoÄŸulları, SaruhanoÄŸulları, HamidoÄŸulları ve CandaroÄŸulları beyliklerinden her biri, kendi hesabına yayılma mücadelesine giriÅŸti. Bunlar arasında Söğüt’te kurulan Osmanlı BeyliÄŸi en mütevazı bir durumda bulunuyordu.

ErtuÄŸrul Gazi, tahminen doksan yaşında olduÄŸu halde, 1288′de vefat ettiÄŸinde, Osmanlı BeyliÄŸi; KaracadaÄŸ, Söğüt, Domaniç ve çevresinde 4800 kilometrekarelik mütevazı bir toprak parçasına sahipti. ErtuÄŸrul Bey’in vefatından sonra, uçtaki OÄŸuz aÅŸiretlerinin ittifakıyla, Kayı boyundan olduÄŸu için, Osman Bey hepsine baÅŸ seçildi. DiÄŸer Anadolu beyleri birbirleriyle uÄŸraşırken Osman Bey, Bizans’la mücadele etti. Bu sayede, 1288′de Selçuklu sultanının gönderdiÄŸi hakimiyet alâmetlerini alan Osman Gazi, böylece kendi nüfuz bölgesini ve oradaki reayayı (halkı) Bizans’a ve komÅŸu beylere karşı koruma mesuliyetini yüklenmiÅŸ oldu. Çevresine aldığı Samsa ÇavuÅŸ, Konuralp, Akçakoca, Aykut Alp, Abdurrahman Gazi gibi aÅŸiret beyleriyle birlikte fetih hareketini baÅŸlatan Osman Gazi kısa sürede İnönü, EskiÅŸehir, Karacahisar, Yarhisar, İnegöl ve Bilecik’i zaptetti. Bilecik’in fethi ve Osman Bey’in beylik merkezini buraya nakletmesiyle; Anadolu Selçukluları’nca MoÄŸollara karşı giriÅŸilen baÅŸarısız SülemiÅŸ isyanı neticesinde Sultan III. Alaaddin Keykubad’ın kaçması hemen hemen aynı tarihlere rastladı. Bu sebeple Selçuklu Devleti’nin baÅŸsız kalması neticesinde daha serbest hareket etmeye baÅŸlayan Osman Gazi, bağımsızlığını (istiklâlini) ilan etti (27 Ocak 1300). Bölgenin ve Bizans’ın içinde bulunduÄŸu durumdan istifade eden Osman Bey’in kuvvetleri, Bursa önüne kadar akınlarda bulunuyordu. Lefke, Mekece, Akhisar, Geyve ve Leblebici kalelerinin fethinden sonra Osman Gazi, askerî harekâtın başına oÄŸlu Orhan Gazi‘yi getirdi (1320). Osman Gazi, Bundan sonra ölümüne kadar, teÅŸkilât meseleleriyle meÅŸgul oldu. 1324 veya 1326′da öldüğü tahmin edilen Osman Bey vefat ettiÄŸi sırada, Bursa Osmanlıların eline geçti. Bursa’nın zaptından sonra, beylik merkezi buraya nakledildi ve ÅŸehir yeni binalarla süslendi. Gerçekte, Selçukluların tarih sahnesinden çekilmesiyle Anadolu bir virane görünümündeydi. Çünkü, MoÄŸolların Anadolu’daki etkisi halâ hissediliyordu. Ancak, Selçukludan kalan deÄŸerli hazineler vardı. Bunlar dil, din ve alfabe birliÄŸiydi. Bunun ruhu da gaza aÅŸkı idi. Osmanlı, bunların hepsini kendinde toplamıştı. Dil, din ve alfabe birliÄŸi sayesinde, halk sınır tanımıyordu. SavaÅŸma ve ÅŸehit olma isteÄŸi, her an, Hıristiyanlarla gaza eden Osmanlı BeyliÄŸi’ne büyük fırsatlar verdi. İşte bu aÅŸk ve ÅŸevkle, diÄŸer beylerin tebaası Osman eline göç etti veya en azından onların baÅŸarısı için gönülden dua etti. Âlimler de aynı yolu takip ederek, Edebâli, Dâvûd-ı Kayserî, Dursun Fakih gibi büyükler, Karaman ülkesinden kalkıp, Osmanlı toprağına kondular ve kültür faaliyetlerini baÅŸlattılar.

Orhan Gazi devrinde Bizans’a karşı kazanılan Pelekanon Muharebesi’nden sonra İznik fethedildi (1330). Orhan Gazi‘nin 1361′e kadar olan hükümdarlığı devresinde Osmanlı Devleti , kardeÅŸ beylikler üzerinde hakim bir güç haline geldi. Daha önce Ege ve Rumeli’de Karesi, Saruhan ve AydınoÄŸulları, gaza hareketinin öncüleri durumunda idiler. Ancak, Karesi BeyliÄŸi’nin ilhakıyla AydınoÄŸlu Gazi Umur Bey’in, Haçlı saldırıları karşısında İzmir limanını kaybetmesi üzerine, bu bölgedeki gaza liderliÄŸi Orhan Gazi‘ye geçti. Bu sırada Bizans’ta baÅŸ gösteren iç savaÅŸ ve Kantakuzen’in Gazi beylerle ittifakı, Türklerin Rumeli’ye geçiÅŸini kolaylaÅŸtırdı. Orhan Gazi‘nin oÄŸlu Süleyman PaÅŸa’nın destanlara konu olacak mahiyette gerçekleÅŸtirdiÄŸi Rumeli’ye geçiÅŸ, Türk tarihinin en büyük hadiselerinden biri oldu. İlk önce Çimpe Hisarını ele geçiren Süleyman PaÅŸa, burayı bir üs olarak kullanmaya baÅŸladı. Daha sonra Biga’da topladığı orduyu, Güney Marmara kıyısında Kemer limanından gemilerle karşıya naklederek Bolayır’ı zaptetti. Ardından kuvvetlerini iki kola ayırarak, bir taraftan Gelibolu’ya, öbür yandan da Trakya’ya karşı iki uç kurdu ve muntazam gaza akınlarına baÅŸladı. 1354 yılında Gelibolu’nun zaptı ile, bu ilk Rumeli fatihleri yarımadanın fethini tamamladılar. 1357′de veliaht Süleyman’ın ve ardından Sultan Orhan Gazi‘nin vefatları, Rumeli’deki fetihlerin bir müddet durmasına sebep oldu ise de Sultan I. Murad (1361-1389) Anadolu’da birliÄŸi saÄŸladıktan sonra, tekrar Rumeli cihetine yönelerek Osmanlıların, Avrupa’da saÄŸlam bir ÅŸekilde yerleÅŸmesini saÄŸladı. 1362′de Edirne fethedildi. Haçlı kuvvetlerine karşı 1364′de Sırpsındığı, 1371′de Çirmen zaferleri kazanıldı. Bu fetih ve zaferlerin sonunda Osmanlılar kesin olarak Avrupa’da yerleÅŸtiler ve tesir sahaları bütün Balkanları içine alan bir geniÅŸliÄŸe eriÅŸti. Bulgaristan ve Sırbistan, Osmanlılara tabi olmayı kabul ettiler. Osmanlı kuvvetleri, üç koldan harekâta devamla, Kuzey Makedonya, NiÅŸ, Manastır, Sofya ve Ohri’yi aldılar. DiÄŸer taraftan, Anadolu’da Türk birliÄŸinin saÄŸlanması için mücadele veriliyordu. HamidoÄŸulları BeyliÄŸinden AkÅŸehir, BeyÅŸehir, SeydiÅŸehir, Yalvaç, ÅžarkikaraaÄŸaç ve GermiyanoÄŸullarından da Kütahya, TavÅŸanlı, Emet, Simav ve çevresinin Osmanlılara geçmesi, Karaman-Osmanlı iliÅŸkilerini gerginleÅŸtirdi. Çok geçmeden de iki devlet arasında savaÅŸ çıktı. Ancak, Karaman kuvvetlerini bozguna uÄŸratan Osmanlılar, bir süre bu beyliÄŸin saldırılarından emin oldular. Öte yandan Osmanlıları Balkanlardan atmak üzere, Sırp, Macar, Ulah, BoÅŸnak, Arnavut, Leh ve Çek kuvvetlerinden oluÅŸturulan büyük Haçlı kuvvetlerinin, 20 Haziran 1389′da Kosova’da yok edilmesi, tarihe, örnek imha hareketlerinden biri olarak geçti. Türk tarihinin mühim hadiselerinden biri olan Kosova Meydan Muharebesi, DoÄŸu Avrupa’nın kaderini de tayin etti. Balkan yarımadasını asırlar boyunca Türk hakimiyeti altına koyan bu zafer sonunda, Sultan Murad-ı Hüdâvendigâr (I. Murad), bir Sırp tarafından ÅŸehid edildi.

ErtuÄŸrul Gazi’nin, oÄŸlu Osman Gazi’ye bıraktığı 4800 kilometrekarelik beylik, 43 yıl içinde, üç mislinden daha fazla büyüyerek 16000 kilometrekareye ulaÅŸtı. Orhan Gazi ise, babasından devraldığı devletini, altı kat daha büyüterek, 95 bin kilometrekareye çıkardı. Nihayet, Murad-ı Hüdâvendigâr, 1361-1389 yılları arasında, devletini beÅŸ misli daha büyüterek, 500 bin kilometrekareye yükseltti. Artık aÅŸiretten beyliÄŸe geçen Osmanlı Devleti , imparatorluÄŸa hazırlanıyordu ve gayesini de çizmiÅŸti.

Gerçekten de, bir aÅŸiretten, cihangir bir imparatorluÄŸa giden yolda, neler yapıldığı incelenecek olursa, devletin temelleri ve ÅŸaşırtıcı yükseliÅŸi daha iyi anlaşılır. Nitekim Fransız tarihçisi Grengur da “Bu yeni imparatorluÄŸun teessüsü, beÅŸer tarihinin en büyük ve hayrete deÄŸer vakalarından biridir” demektedir.

Bu hızlı yükselişin sebepleri şöyle sıralanabilir:

1. Osman Gazi ve haleflerinin gerçekleÅŸtirdiÄŸi fetihler, Anadolu halkı için yeni gaza ve yerleÅŸme sahaları açmakta idi. Osmanlıların devamlı ilerlemesini gören Anadolu’daki yiÄŸit ve savaşçı gaziler gittikçe artan bir sayıda, Rumeli uçlarına intikal ediyordu.

2. Samsa Çavuş, Konur Alp, Akçakoca, Aykut alp, Abdurrahman Gazi, Hacı İlbeyi ve Evrenos Gazi gibi hareket serbestisi olan beylerin idaresinde toplanan kuvvetler, devamlı taarruz ve ilerlemeyle yeni hatlara yerleşiyorlar ve akınlar devam ediyordu.

3. Fethedilen bölgelere, Anadolu’dan göçen yörük ve köylü kitleleri, alp-erenler, derviÅŸler, ahîler öncülük etmekteydiler. Onlar gazilerin yanında, hattâ bazen ilerisinde zaviyeler kurarak, sonradan gelen köylüler için tutunma ve toplanma merkezleri meydana getiriyorlardı.

4. Anadolu’dan gelen fakir köylülerle ırgatlar, zaviye etrafında, ekseriya derviÅŸ adı altında, bazı yükümlülüklerden muaf olarak toprağı iÅŸlemekte ve bir Türk köyünün doÄŸmasına yol açmakta idiler. Nitekim Trakya’da köy adlarının büyük çoÄŸunluÄŸu bu gibi derviÅŸ, ÅŸeyh veya fakihlerin isimlerini bugün bile taşımaktadır.

5. Osmanlı fetihleri yalnız kılıçla deÄŸil, daha çok istimâlet denilen uzlaÅŸtırıcı ve sevdirici bir politika neticesinde gerçekleÅŸmekteydi. Osmanlı idaresinin, gayrimüslimlere can ve mal güvenliÄŸiyle dinlerinde serbestlik tanıması, onların gitgide İslâm’ı kabul etmelerine yol açıyordu. Yine bu durumun sonucu olarak çok defa, geniÅŸ bölgeler, ÅŸehir ve kasabalar kendiliÄŸinden Osmanlı hakimiyetini tanımakta idiler.

6. Osmanlılar, Anadolu’da, Hıristiyan varlıklarını ve idare tarzlarını bozmayarak onları kendi nüfuzları altına aldılar. Bu müsamahayı, Rumeli’de daha geniÅŸ surette ve onların eski varlıklarını korumak üzere uyguladılar. BaÅŸtan baÅŸa Hıristiyanlarla meskûn olan Balkan Yarımadası halkı, kısa zaman içinde bu tarzdaki âdilâne hareket ve idarî siyasetteki incelik sayesinde İslamiyet’i seçti.

7. Balkanlarda Bizans İmparatorluğunun bozulmuş olan yönetim tarzı neticesinde, ağır ve keyfî vergiler, soygunlar ve asayişsizlik yayılmıştı. Buna mukabil, Türklerin disiplinli hareketleri, fethedilen yerlerin halkına karşı adaletli, şefkatli ve taassuptan uzak bir politika takip etmeleri, vergilerin, tebaanın ödeyebileceği şekilde uygulanması ve özellikle mutaassıp Ortodoks olan Balkan halkını Katolik mezhebine girmeleri için ölümle tehdit edenlere karşı, Türklerin buralardaki unsurların dinî ve vicdanî duygularına hürmet göstermeleri, Balkan halkının, Osmanlı idaresini Katolik baskısına karşı, bir kurtarıcı olarak karşılamalarına sebep oldu.

8. Osmanlı fetihlerinin en bariz vasfı, geliÅŸigüzel, macera ve çapul ÅŸeklinde deÄŸil, bir program altında, ÅŸuurlu bir yerleÅŸme ÅŸeklinde olmuÅŸ olmasıdır. Bu da fethedilen yerlerdeki halkın hoÅŸnutluÄŸuna ve yeni idareden memnun olmalarına yol açtı. Fetih programının esaslarından biri de yeni elde edilen stratejik yerlere, büyük ve önemli ÅŸehir ve kasabalara Anadolu’dan göçmenler getirilerek yerleÅŸtirmek suretiyle muhtelif kısımlara ayrılıp, ÅŸehir ve kasabalarda derhal ilmî ve sosyal müesseseler oluÅŸturulmasıdır.

9. Nihayet Balkan fetihlerinin gelişmesinde ve istikrarında, asırlarca evvel Balkanlara gelerek yerleşen ve daha sonra Hıristiyanlığı kabul etmiş olan, fakat Türklüğünü unutmayan Peçenek, Kuman ve Gagavuzlar ile Vardarların da etkili olmaları ihtimal dahilindedir.

Osmanlı BeyliÄŸi, daha kurulduÄŸu andan itibaren askerî, adlî ve malî teÅŸkilatla iÅŸe baÅŸladı. Bilhassa askerî iÅŸlere fazla önem verilerek, baÅŸarının sebepleri hazırlandı. Fakat bu görünüşteki kudret, tamamen ayrı dinde olan yabancı bir bölgede, yani Balkanlarda yayılma ve yerleÅŸme için yeterli deÄŸildi. Bu iÅŸ, daha fazla, manevî ruhî sebeplerle, öylesine göz kamaÅŸtırıcı bir hızla ve ÅŸuurlu bir biçimde oldu ki, bugün dahi düşünenleri hayretler içinde bırakmakta ve 20. yüzyılda bile benzeri görülmemiÅŸ bu hareket, dün olduÄŸu gibi bugün de yerli ve yabancı nesillerin hayranlığını çekmektedir. Nitekim, zamanın tarihçi, düşünür ve ilim adamları, bu hususta ÅŸunları söylemektedir: “…Hıristiyan dünyasındaki arkası kesilmeyen Yahudi düşmanlığı ve Engizisyona karşılık, Hıristiyan ve Müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında âhenk içinde yaşıyorlardı…” (Gibbons)

“…Türklerin zihnine ve hafızasına nakÅŸedilmiÅŸ olan prensipler, onları yeryüzündeki insanların en insaniyetlisi, en hayırseveri haline getirmiÅŸtir. Bütün bu faziletlere raÄŸmen Avrupalıların barbar demesi, yırtıcı bulması, savaÅŸlarına göre hüküm vermesinden ileri gelir. Gerçekten Müslümanlar canlarını esirgemeden savaşırlar, düşmanları aynı zamanda dinlerinin de düşmanıdır. Bu ÅŸecaat (kahramanlık) Türkler’e sadece dinlerinden deÄŸil, aynı zamanda millî karakterlerinden gelir. Ama bir milletin gerçek karakteri, savaÅŸ alanının silah gürültüleri arasında tayin edilemez. Türkleri gerçekten tanımak isteyenler, onların faziletlerini deÄŸerlendirmeli, törelerin karakter ve fiillerindeki tesirlerini muhakeme etmeli, onları barış zamanındaki örf ve âdetleri içinde incelemelidir. Aslında Türkler, savaÅŸta ne kadar sert, maÄŸrur ve yırtıcı iseler, barışta da o kadar sakindirler. En büyük kahramanlıkları gösteren, gözlerini kırpmadan ateÅŸe atılan bu insanlar, günlük hayatlarına döndükleri zaman, gerçek karakterlerini alırlar. O zaman onların insanî duygularla dolu, iyiliksever insanlar olduÄŸu anlaşılır

Bu duygu, bütün Türklere ÅŸamildir. Hepsinin de ruhuna öylesine derin bir ÅŸekilde iÅŸlemiÅŸtir ki, savaÅŸta birer cesaret timsali olan bu kimseler, barışta, fakir babası, düşkünün dostu olurlar. İçlerinde en kötüsü, en hasisi bile, yine de bir vazife olarak iyilik etmekten çekinmez…” (D’ohsson).

Sonuç olarak Osmanlı Devleti , kavimler, dinler ve mezhepler arasında, saÄŸlam bir âhenk, halk kitleleri arasında hiçbir fark ve tezada izin vermemekle, dünya tarihinde milletlerarası en kudretli ve cihanşümûl bir siyasî varlık teÅŸkil etti. Osmanlı Devleti ve sultanlarının davaları da, kendi tabirleri ile “nizam-ı âlem” (dünya barışı) üzerinde toplanıyor, koca devletin varlık sebebi ve savaÅŸları da, millî ve insanî esaslara baÄŸlı bulunan bir cihan hakimiyeti düşüncesine dayanıyordu.

Osman Gazi’nin, bütün Osmanlı sultanlarının bir anayasa olarak kabul ettikleri ve uyguladıkları, vasiyetnamesinin özü ÅŸu ÅŸekildedir: “Allah ü teâlânın emirlerine muhalif bir iÅŸ eylemeyesin! BilmediÄŸini âlimlerden sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir iÅŸe baÅŸlamayasın! Sana itâat edenleri hoÅŸ tutasın! Askerine in’âmı, ihsânı eksik etmeyesin ki, insan ihsânın kulcağızıdır. Zâlim olma! Âlemi adaletle ÅŸenlendir ve Allah için çalışmayı terk etmeyerek beni şâd et. Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona raÄŸbet, ikbâl ve hilm (yumuÅŸaklık) göster! Askerine ve malına gurur getirip, ilim ehlinden uzaklaÅŸma. Bizim mesleÄŸimiz Allah yoludur ve maksadımız, Allah’ın dînini yaymaktır. Yoksa, gavga ve cihangirlik dâvâsı deÄŸildir. Sana da bunlar yaraşır. Dâima herkese ihsânda bulun! Memleket iÅŸlerini noksansız gör İmparatorluÄŸa DoÄŸru Sultan Murad Hüdâvendigâr’ın ÅŸehid olması üzerine, cesareti ve savaÅŸ ânında olaÄŸanüstü hızlı hareketi yüzünden “Yıldırım” lâkabıyla anılan, oÄŸlu Bayezid Han tahta çıktı. 1390 ve 91′de iki defa Anadolu seferine çıkan Yıldırım Bayezid, Saruhan, Germiyan, MenteÅŸe, Aydın, Teke ve HamidoÄŸulları’nın topraklarını sınırlarına kattı. KaramanoÄŸulları arazisinin büyük bölümünü alırken beyliÄŸe dokunmadı. 1391′de Eflak seferine çıktı. Eflak ordusunu maÄŸlup ettikten sonra Osmanlı ordusu, Tuna’nın öbür yakasına geçti. Selanik alındı. Mora üzerine giden akıncı kolları, sınırı hızla geniÅŸletirlerken, Macar kralı Sigismund emrindeki Haçlılar, NiÄŸbolu önlerine geldiler. Haçlıların gayesi, Osmanlı Türkünü Avrupa’dan, hattâ Anadolu’dan atarak Kudüs krallığını yeniden kurmaktı. Ancak, Avrupa’nın irili ufaklı bütün milletlerinin Kudüs’e kadar uzanan yolda, daha ilk ciddî imtihanı vermek üzere NiÄŸbolu’ya saldırdıkları sırada Bayezid Han harekete geçti. NiÄŸbolu Savaşı sonunda Haçlıların zayiâtı 100 bin ölü ve 10 bin esir oldu. NiÄŸbolu Savaşında Türkleri ilk defa tanıyan ve Yıldırım’ın kumandanlığına ve kahramanlığına hayran olan Korkusuz Jean, esaretten kurtulursa, bir daha Türklere karşı kılıç çekmeyeceÄŸine yemin etmiÅŸti. Buna karşılık Yıldırım Bayezid Han; “Bir daha benim aleyhimde silah kullanmamak için yaptığınız yemini size iade ediyor, sizi silahlarınızı elinize almaya ve bütün Hıristiyanları bize karşı toplamaya davet ediyorum. Bu suretle bana, yeni zaferlerle ÅŸan ve ÅŸeref kazandıracaksınız” diyerek kudretini ortaya koyuyordu. NiÄŸbolu Zaferinin en önemli sonucu, Bizans için bütün ümit kapılarının kapanmış olmasıydı. Artık Avrupa’dan hiçbir yardımın gelmesi beklenemezdi. Bundan sonra Yunanistan’a sefer düzenleyen Yıldırım Bayezid, Atina ve Mora’yı aldı. Hazret-i Peygamberin müjdesine kavuÅŸmak için, İstanbul’u iki defa sıkı bir kuÅŸatma altına aldı ise de, bunlardan birincisine NiÄŸbolu Seferi, ikincisine ise Timur Han mâni oldu. Fakat Hıristiyan batıya galip gelen Osmanlılar, kendileri gibi Türk ve Müslüman olan doÄŸuya maÄŸlup oldular. Kendisini Cengiz’in mirasçısı olarak gören ve Cengiz imparatorluÄŸu topraklarının tamamına hâkim bir İslam devleti kurmak isteyen Timur Han, Altınordu Hanlığı gibi, Ankara civarında 20 Temmuz 1402′de, Osmanlı Devleti ne de büyük bir darbe vurdu ve Anadolu’yu tekrar parçaladı. Bu yenilginin sebepleri arasında, karşı tarafın da askerlik sanatı ve yiÄŸitlik bakımından bu taraftaki Türk’e denk olması yanında, Osmanlıların o sırada henüz Anadolu’da birliÄŸi saÄŸlayamamış olmalarının rolü büyüktü. Anadolu beyliklerine son verilmiÅŸse de, beylik yapısı tam olarak ortadan kaldırılamamıştı. Bununla beraber, Timur’un devleti onun ölümüyle dağılacak, fakat Osmanlıların kurduÄŸu devlet, aradan on yıl geçtikten sonra, bütün ÅŸevket ve azametiyle devam edecektir.

Yıldırım Bayezid’in Ankara Savaşı’nda esir düşmesi ve çok geçmeden de esaret hayatına dayanamayarak, kederinden vefat etmesi üzerine (Mart 1403), ÅŸehzadeleri arasında taht kavgaları baÅŸladı. 1403′ten 1413 yılına kadar devam eden ve Fetret Devri denilen bu süre sonunda, kardeÅŸleri İsa, Musa ve Süleyman çelebilere galip gelen Mehmed Çelebi, Osmanlıları tekrar bir idare altında toplamayı baÅŸardı. 1413-1421 yılları arasında, tek başına Osmanlı tahtını temsil eden Sultan Çelebi Mehmed, giriÅŸtiÄŸi muharebelere bizzat katılmasıyla meÅŸhur oldu. Bu savaÅŸlarda yara alan PadiÅŸah, azimli, cesaretli, dirayetli ve kadirÅŸinastı (deÄŸer bilirdi). Zamanında affetmesini ve kalp kazanmasını da bilirdi. AydınoÄŸullarını, CandaroÄŸullarını ve KaramanoÄŸulları’nı itaat altına aldı. Fetret devrinde elden çıkan Rumeli’deki toprakların büyük bölümüne yeniden sahip oldu. Åžeyh Bedreddin ve Mustafa Çelebi isyanlarını bastırdı. 35 yaÅŸ gibi devletine en verimli olabileceÄŸi çaÄŸda, kalp krizinden vefat etti (1421). Sultan Çelebi Mehmed, oÄŸlu II. Murad’a, âdeta yeniden kurarak saÄŸlam temellere oturttuÄŸu bir devlet bıraktı. Bu sebeple kendisi, devletin ikinci kurucusu olarak bilindi.

Kahramanlığı yanında bir gönül adamı olan Sultan II. Murad Han, 1430′da Selanik ve Yanya’yı fethetti. Varna ve Kosova’da Haçlılara karşı girdiÄŸi mücadelede, Türk tarihine altın harflerle geçen iki büyük zafer kazandırdı. Sırp despotluÄŸunu ortadan kaldırdı. Kazandığı zaferler ve fetihler neticesinde, devleti her zamankinden daha güçlü bir hale getirdiÄŸi gibi, İstanbul’un fethini de yakın bir imkân haline soktu. Bu hükümdar devrinde, Osmanlı merkezi, ilmin ve kültürün de merkezi oldu. Beyliklerdeki kültür faaliyetleri Osmanlı payitahtına (baÅŸkentine) taşındı ve her sahada pek çok eser yazıldı. BilindiÄŸi kadarı ile, Osmanlı hükümdarları içinde adına en çok eser yazılan, Türkçecilik cereyanını destekleyen, âlimlere hürmet gösteren bu padiÅŸah, tezkirelerdeki kayıtlara göre, şâir padiÅŸahların da ilkidir.

Ayrıca Gazi ve âdil olan Sultan II. Murad Han, geride her yönüyle sağlam temellere oturmuş, kudretli bir devlet bıraktı. 1451 yılında vefat etti.

1402-1413 yılları arasında ÅŸehzadeler arası saltanat mücadelelerinin hüküm sürdüğü Fetret Devri bir yana, Sultan Yıldırım Bayezid’in tahta çıkmasından, Sultan II. Murad Hanın vefatına kadar geçen zaman (1389-1451), Osmanlı imparatorluk temellerinin atıldığı bir devir olarak göze çarpar. Osmanlı Devleti nin, Timur darbesine maruz kalmasına ve bölünüp parçalanmasına raÄŸmen, 50 yıl içerisinde bir imparatorluk haline gelmesinin sebepleri ÅŸunlardır:

1. Daha önce Osman Gazi, Orhan Gazi ve Murâd-ı Hüdâvendigâr’da görüldüğü gibi, devleti idare edecek olan ÅŸehzadelerin yetiÅŸtirilmesine fevkalâde dikkat gösterilmesi. Ayrıca devrin en yüksek âlimlerinden din ve fen derslerini alan ÅŸehzadelerin, aynı zamanda savaÅŸlara katılıp askerlik ve kumandanlık vasıflarını geliÅŸtirerek, babalarının yerini tutacak deÄŸere ulaÅŸmaları.

Nitekim, babasıyla birlikte Rumeli ve Anadolu’daki bütün savaÅŸlara katılan Yıldırım Bayezid için, Batılı tarihçiler; “Yıldırım Bayezid, bütün tarihin en büyük kumandanlarından biridir” (Benoist) ve “Yıldırım’ın dünya hakimiyetine doÄŸru gittiÄŸini görüyoruz. Ülkesinde demir bir disiplin, mükemmel bir nizam ve asayiÅŸ mevcuttur” (Lorga) demektedirler. Gerçekten Yıldırım’ın, 13 yıl gibi kısa bir zamanda, babasından devraldığı 500.000 kilometrekarelik ülkeyi 942.000 kilometrekareye ulaÅŸtırması, onun büyük bir kumandan olduÄŸunu göstermektedir.

Yıldırım Bayezid Hanın, Ankara Savaşı sırasında vaziyetin kötüye gittiÄŸi bir sırada, Timur kuvvetleri üzerine kasırga gibi atılan bir birliÄŸe gözü takılır ve yanındakilere; “Kimdir bu gelenler?” diye sorar. Yanındakiler; “PadiÅŸahım, bunlar oÄŸlunuz Åžehzade Mehmed’in kuvvetleridir” derler. Bunun üzerine Yıldırım; “Berhudâr olsun. Kader hükmünü nasıl olsa icrâ edecek. Benim tahtım ona yâdigâr olsun. Onda, parçalanacak Osmanlı ülkesini birleÅŸtirecek cevheri görüyorum” demiÅŸtir.

Gerçekten de, Bayezid’in 14 yaşındaki en küçük oÄŸlu Åžehzade Çelebi Mehmed, Amasya’da saltanatını ilan edecek ve aÄŸabeylerine karşı giriÅŸtiÄŸi mücadeleyi kazanıp Osmanlı birliÄŸini saÄŸlayacak ve oÄŸluna güçlü bir devlet bırakacaktır. Memleketi ve milleti bunca beladan, fitneden, düşman tehlikesinden ancak parlak bir zekâ, yüksek bir karakter kurtarabilirdi. İşte bütün bunlar Åžehzade Mehmed’de henüz daha 14 yaşındayken toplanmıştı. Tarihçiler onu; “Birinci Mehmed; cömert, yumuÅŸak huylu ve olaÄŸanüstü kuvvetliydi” ve “Çelebi Mehmed; cömert, dostlarına dost, din ve devlet düşmanlarına karşı gayet ÅŸedid idi” cümleleriyle anlatmaktadır.

Sultan Çelebi Mehmed’in ölümü ile, henüz 18 yaşında Osmanlı tahtına çıkan oÄŸlu II. Murad, saltanatın başında, devleti parçalayabilecek gaileler (amcası Mustafa Çelebi ve kardeÅŸi Küçük Mustafa Çelebi hâdiseleri) ile karşı karşıya kaldı. Ancak o, devlet üzerinden bu tehlikeleri bertaraf ettiÄŸi gibi, gerçekleÅŸtirdiÄŸi fetihlerle, İmparatorluÄŸun temellerini atmaya muvaffak oldu. YetiÅŸmesine olaÄŸanüstü dikkat ve ihtimam gösterdiÄŸi ve Hacı Bayram-ı Velî’den, İstanbul’u fethedeceÄŸi müjdesini aldığı oÄŸlu ÅŸehzade Mehmed’i (Fatih), idaresini görmek için 13 yaşında tahta çıkardı. Osmanlı tahtında çocuk bir padiÅŸahın bulunmasını fırsat bilerek bütün kuvvetlerini birleÅŸtiren Avrupa, Türkler üzerine yürürken, baba ile oÄŸul arasındaki ÅŸu yazışmalar tarihe geçti. OÄŸlu Mehmed’in, ordunun başına geçmesi çaÄŸrısını, Murad Han reddetti ve devleti, milleti korumanın onun görevi olduÄŸunu söyledi. Bunun üzerine Åžehzade Mehmed, babasına; “EÄŸer PadiÅŸah biz isek size emrediyoruz, gelip ordunun başına geçin! Yok siz iseniz, gelip devletinizi müdafaa edin!” ÅŸeklinde hitap ederek, ordunun başına geçmesini saÄŸladı. Varna’da düşmanı bozguna uÄŸrattıktan sonra; kendisini tebrik edenlere; “Zafer, oÄŸlumuz Mehmed Hanındır. Biz onun emrinde bir kumandanız” cevabı pek mânidardır.

Görüldüğü üzere yükselme dönemlerinde Osmanlı şehzadeleri, 13-14 yaşlarına geldiklerinde, bir imparatorluğu idare edecek her türlü bilgi ve kabiliyete sahip bulunuyorlardı.

2. Timur fırtınasına uğrayan Osmanlı-Türk Devleti, tarihte Fetret Devri diye anılan ve 12 sene devam eden taht kavgasına sahne olduktan sonra, daha sağlam bir şekilde yayılmaya ve yükselmeye başladı. Bu durum, Osmanlı Devleti nin bir cihan hakimiyetine doğru sağlam temeller üzerinde kurulduğunu ve teşkilatlandığını göstermektedir.

Osmanlı İmparatorluğu nun kudret kaynaklarından en önemlisi hiç şüphesiz, merkeziyetçi bir devlet oluşu idi. Osmanlılardan önceki Türk hakan ve sultanları, devleti, hanedanın ortak malı kabul ettikleri için, hanedana mensup şehzade ve beyler arasında saltanat mücadeleleri eksik olmuyordu. Her ne kadar, ailenin en büyüğü, ulu bey unvanıyla merkezde oturuyor ve devletin diğer bölgelerinde hüküm sürenler ona bağlı bulunuyorlar idiyse de, bu gibi durumlarda devletin birliği, ancak, kudretli şahsiyetler sayesinde devam edebiliyordu. Devlet merkezinde en küçük bir zaafın vuku bulması durumunda, eyaletlerdeki şehzadeler veya kudretli beyler, derhal istiklal mücadelesine girişiyorlardı.

Türk tarihinde ilk defa olarak, Osmanlıların, merkeziyetçi bir devlet sistemiyle meydana çıkması, büyük bir siyasi inkılap oldu. Osmanlı hanedanı, diÄŸer Anadolu beyleri gibi, menÅŸe itibariyle göçebe olduÄŸu ve millî gelenekleri muhafaza ettiÄŸi halde, devletin taksim edilemez, mukaddes bir varlık olduÄŸunu kavramış, saÄŸlam ve istikrarlı bir devlet teÅŸkilatı vücuda getirmeyi baÅŸarmıştı. Rivayete göre, Osman Gazi ölünce, Orhan Gazi, hükümdarlığı kardeÅŸi Alâaddin PaÅŸa’ya teklif eder. Fakat Alâaddin PaÅŸa; “Gel kardaÅŸ, ataların duâsı ve himmeti seninledür. Ânınçün kendü zamanında seni askere koÅŸdılar… ve hem bu azîzler dahî bunu kabul itdiler” cevabıyla, hakimiyeti, daha lâyık olan Orhan Gaziye bıraktı. Böylece Osmanlı BeyliÄŸi, daha kuruluÅŸunda bir saltanat mücadelesinden, bölünme ve sarsıntıdan kurtulmuÅŸ oldu.

Ancak, Birinci Murad Anadolu’da meÅŸgulken, Rumeli kuvvetlerinin başında bulunan Åžehzade Savcı, babasına karşı tehlikeli bir harekete giriÅŸti. Onun, Bizans prensi Andronikos’la birleÅŸmesi bir ibret dersi oldu. “Fitne kıtalden daha ÅŸiddetlidir” düşüncesiyle hareket eden Birinci Murad Han oÄŸlunu öldürttü ve böylece Osmanlı tarihinde, ilk ÅŸehzade katli hadisesi meydana geldi. Âdil padiÅŸah Murad-ı Hüdavendigâr ÅŸehid olunca yerine geçen Yıldırım Bayezid de, aynı düşüncenin mahsulü olarak, kardeÅŸi Yakup Çelebi’yi bertaraf etti. Fatih Sultan Mehmed ise, bir saltanat endiÅŸesi ve rakibi bulunmadığı halde, kendi adını taşıyan kanunnameye; “Evladımdan her kimseye saltanat müyesser ola, karındaÅŸların nizam-ı âlem içün katletmek münâsibdür. Ekseri ulemâ dahî tecvîz itmiÅŸdür; anınla âmil olalar” maddesini koyarken, bu örfü kanunlaÅŸtırmıştır. PadiÅŸah olmak düşüncesiyle hareket eden ÅŸehzadeler, kendilerini en iyi ÅŸekilde hazırlıyorlardı. XVI. Yüzyılın baÅŸlarından itibaren, bu düşünce terk edilince, ÅŸehzadeler, vezirlerdeki fikir ayrılıklarına göre yönlendirildiler. Sultan Birinci Mustafa, tahtı istemediÄŸi halde padiÅŸah oldu. Sultan İkinci Osman, bu ayrılıklar sebebiyle öldürüldü. Bu durum, Sultan Abdülaziz’in ölümüne kadar gidecek ve Osmanlı Devleti nde vezirler hakimiyeti ortaya çıkacaktır. Gerçekte ÅŸehzadenin ÅŸehzade ile deÄŸil de vezirlerle mücadelesi de, devlet için bir bahtsızlık olmuÅŸtur.

PadiÅŸahlar ve âlimler gibi, halk da, nizam-ı âlem düşüncesi, din ve devletin bekası kaygısı ile, zaruret halinde kardeÅŸ katlini tasvip ediyordu. Kanunî devrinde Türkiye’ye gelen, İmparator Ferdinand’ın elçisi Busbecq; “Müslümanlarda, Osmanlı hanedanı sayesinde ayakta durdukları, din ve devletin selameti ve bekasının, evlattan daha mühim olduÄŸu” kanaatinin yaygın bulunduÄŸunu bildirmektedir. Timur’un oÄŸlu Åžahruh’un, Çelebi Sultan Mehmed’e yazdığı bir mektupta; “Süleyman Bey ve İsa Bey ile mücadele ettiÄŸinizi ve Osmanlı töresince onları bu fani dünyadan uzaklaÅŸtırdığınız haberini aldık. Ama, biraderler arasında bu usul İlhanî töresine münasip deÄŸildir” sözüne karşılık Çelebi Mehmed; “Osmanlı padiÅŸahları, baÅŸlangıçtan beri, tecrübeyi kendilerine rehber yapmışlar ve saltanatta ortaklığı kabul etmemiÅŸlerdir. On derviÅŸ bir kilim üzerinde uyur. Lâkin iki padiÅŸah bir iklime sığmaz. Zîra etrafta din ve devlet düşmanları fırsat beklemektedir. Nitekim, mâlum-u âlileridir ki, pederinizin arkasından (Ankara Savaşı) kâfirler fırsat buldu. Selanik ve baÅŸka beldeler, Müslümanların elinden çıktı” diye cevap vermiÅŸtir.

Yine, Cem Sultan’ın ülkeyi paylaÅŸma teklifine karşı İkinci Bayezid’in; “Bu kiÅŸver-i Rûm bir Ser-i Pûşîde-i arus-i pür nâmustur ki, iki dâmâd hutbesinde tâb götürmez” (Osmanlı Devleti öyle namuslu bir gelindir ki, iki damadın talebine tahammül edemez) cevabı, Osmanlıların nizâm-ı âlem mefkûresine baÄŸlılıklarını göstermektedir. Bayezid Han bu cevabıyla saltanatı, namusun timsali olan geline benzetmiÅŸ, paylaşılamayacağına dâir duygularını belirtmiÅŸtir.

3. Osmanlı merkeziyetçi devlet sisteminde ikinci önemli husus, timar sistemidir. Büyük Selçuklular, geniş askerî iktaları, kendilerine bağlı Türkmen beylerine veya sarayda yetişen köle kumandanlara veriyorlardı. Ancak bu Türk kumandanları, devletin zayıflamasıyla birlikte, Selçuklu İmparatorluğu içerisinde yeni devletler ve atabeylikler ortaya çıkarıyor, böylece devlet kısa bir süre sonra, üç beş parçaya bölünebiliyordu. Osmanlılar ise, Selçuklulardan devraldıkları bu mîrî toprak rejimini çok daha ileri ve mahirâne metodlarla olgunlaştırdılar. Bunun üzerine kurulan timar (ikta) usulü, Osmanlı ordusunun temeli olurken, Türk askerleri (sipahiler), sancak beylerinin emrinde fakat padişaha bağlı idiler. Çünkü askerlerin geçimlerini sağlayan timarları ve sancak beylerinin zeâmetleri de padişah tarafından veriliyordu. İşte büyük Osmanlı ordusunun esasını bu timarlı askerler teşkil ediyor ve merkezdeki yeniçeriler, ancak 10.000-20.000 arasında değişiyordu. Cihan Hakimiyeti Dönemi (1451-1566)

Diğer taraftan köylüler arasında, timar sisteminin meydana getirdiği huzur ve âhengi, şehirde sınaî, ticarî ve iktisadî faaliyetleri düzenleyen esnaf teşekkülleri sağlıyordu. Ahîlik adı verilen teşkilatlar sayesinde, şehir esnafı ve halkı, devletin hiç bir tesiri olmadan kendi kendisini idare ediyor, en küçük bir mesleki suiistimal, yolsuzluk ve geleneğe aykırı bir harekete fırsat verilmiyordu. 4. Cihan hakimiyeti ve dünya düzeni davasını gaye edinen Osmanlılar, hukuk sahasında da yüksek bir seviyeye ulaşmışlardı. Osmanlılar, hudutsuz İmparatorluk ülkesinde yaşayan çeşitli kavim, din, kültür ve örflere sahip toplulukları idarede, İslâm hukukuna aykırı hareket etmiyor, çıkardıkları kanun ve fetvalarla İmparatorluk nizamını sağlıyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu na kudret, istikrar ve uzun bir ömür veren unsurlardan biri hukukî anlayış ve nizam idi. Bu sebeple Osmanlılarda çok kuvvetli olan kanun ve nizam şuuru, devlet gibi kutsaldı. Bu hususta yabancı seyyah ve elçilerin müşahedeleri ve eserleri hayranlık verici misallerle doludur. Osmanlı hukuk ve kanun nizamına bağlılıkta birinci vazife padişahlara âit olup, bunlar dini emirlere aykırı en küçük bir tasarrufta bulunamazlardı. Neticede, sağlam bir devlet kuruldu. Normal veya zayıf padişahlar zamanında bile devlet makinesi, asırlarca hayatiyetini devam ettirmiştir.

“İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdar ve ordu, ne mükemmel insanlardır.”

Peygamber efendimizin 800 küsur sene önce verdiÄŸi müjde, 29 Mayıs 1453 günü gerçekleÅŸti. Bu durumda 1000 yıllık Åžarkî Roma (Bizans) tarihe karışıyordu. Fatih Sultan Mehmed’e kadar Bizans, Osmanlı Devleti nin toprakları arasında bir fitne çıbanı durumunda idi. Nihayet Fatih Sultan Mehmed, bu duruma son verdi ve ülke toprakları birleÅŸerek, İmparatorluk vücuda geldi. Fetihten üç gün sonra, beyaz at üzerinde ve muhteÅŸem bir alayla Topkapı’dan ÅŸehre giren Fatih Sultan Mehmed, doÄŸruca İslâm mefkûresinin kalbi olan Ayasofya’ya gitti ve şükür secdesine kapandı. Tasvirlerden temizlediÄŸi bu büyük mabedde, ilk cuma namazını kıldı. Daha sonra Ayasofya’yı yeriyle birlikte satın alan Fatih, burayı vakıf yaparak, kıyamete kadar cami olarak kalması için evlatlarına vasiyet etti.

“Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padiÅŸah ve İstanbul da cihânın payitahtı olmalıdır” diyen Fatih Sultan Mehmed, bundan sonra cihan hakimiyeti projesini gerçekleÅŸtirmek üzere, sistemli bir teÅŸebbüse giriÅŸti. Kısa zamanda Anadolu’da İsfendiyar, Trabzon, Akkoyunlu memleketleriyle KaramanoÄŸlu BeyliÄŸini topraklarına kattı. Dulkadır BeyliÄŸi ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan, Eflak-BoÄŸdan ve sâir ülkeleri fethetti. Böylece bir çok imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırılmış oldu ve Osmanlı İmparatorluÄŸu Fırat’tan Tuna’ya kadar yayıldı. 6 Mayıs 1481′de, bütün Hıristiyan ve İslâm dünyalarını birleÅŸtirmek üzere baÅŸladığı İtalya seferi sırasında, Gebze civarında ölümü, Türk-İslâm dünyasını mâteme, Hıristiyan dünyasını ise büyük bir sevince boÄŸdu.

Fatih Sultan Mehmed’in yerine geçen, oÄŸlu II. Bayezid’in 31 yıllık hükümdarlık dönemi (1481-1512) iki bölümde incelenebilir. Sultan Bayezid, saltanatının ilk 14 yıllık devresinde, Åžehzade Cem meselesiyle uÄŸraÅŸtı ve devletin parçalanması ihtimalini göz önünde tutarak, Avrupa’ya karşı büyük seferlere giriÅŸmedi. Bayezid Han, niyetlerini ancak Cem’in ölümünden sonra gerçekleÅŸtirmeye çalıştı. Bu düşünce ile Macaristan, Arnavutluk ve Venedik seferleri sonunda, Akkerman, Modon, Koron, Navarin ve İnebahtı kalelerini devletine kazandırdı. DenizciliÄŸe çok önem verdi. OÄŸlu Korkut, denizcilerin hâmisiydi. II. Bayezid Hanın son dönemlerinde, Akkoyunlu Devletini ele geçiren Safeviler, Anadolu için de büyük tehlike arz etmeye baÅŸladılar. Bu arada, PadiÅŸahın oÄŸulları arasında baÅŸlayan taht mücadeleleri, Åžah İsmail’i cesaretlendirdi ve Osmanlı ülkesine gönderdiÄŸi adamları vasıtasıyla, cahiller arasında kendisine pek çok taraftar topladı. Taraftarları vasıtasıyla, Antalya’dan Bursa’ya kadar büyük bir sahada isyanlar çıkarttırdı. Åžiî ayaklanmalarının büyümesi ve önlenememesi, Yeniçerilerin de, oÄŸlu Selim’i tahta çıkarması için padiÅŸaha baskı yapması neticesinde, Bayezid Han, oÄŸlu lehine tahttan feragat etti.

Henüz beÅŸ yaşındayken, dedesi Fatih Sultan Mehmed’in huzuruna çıkarılan, istikbalin Yavuz’u, büyük bir edep ve hürmet içinde padiÅŸahın elini öpmüştü. Torununu dikkatle süzen Fatih, oÄŸlu Bayezid’e dönerek; “Bayezid! Bu çocuÄŸa mukayyed ol, umarım ki, bu büyük bir cihangir olacak” demiÅŸti. Bu emirle yetiÅŸen Selim, kudreti, cesareti, iman ve mefkûresiyle, cihangir Osmanlı padiÅŸahları arasında müstesna bir mevkie sahip oldu.

Yavuz Sultan Selim, Osmanlı tahtına geçince (1512), ilk seferini Anadolu’yu ve hattâ devleti tehdit eden Åžah İsmail üzerine yaptı. Sahabeden Hazret-i Ebu Eyyub el-Ensarî’nin, babası Bayezid ve dedesi Fatih’in türbelerini ziyaret ederek zafer duaları eden Yavuz, uzun bir yolculuk sonunda Çaldıran Ovasında karşılaÅŸtığı Åžah İsmail’in ordusunu, kısa bir sürede imha etti (1514). Tarihin en büyük meydan SavaÅŸlarından birini kazanan Osmanlı-Türk hakanı Yavuz, bu seferinde rakibi Åžah İsmail’i bertaraf etmekle kalmadı, Adana, Antep, Hatay, Urfa, Diyarbakır, Mardin, Siirt, MuÅŸ, Bingöl, Bitlis, Tunceli, Musul, Kerkük ve Erbil vilayetleriyle DulkadıroÄŸulları topraklarını içine alan 220.000 kilometrekarelik bir toprağı da devletine kattı.

Din ve devletin saldırıya uÄŸraması sebebiyle İstanbul, Halep, Åžam ve Kahire’deki din adamlarının fetvası üzerine İran seferine çıkan Yavuz Sultan Selim, yine mülhid Safevilerle iÅŸbirliÄŸi yapmaları dolayısıyla, bu defa da Mısır seferine çıktı. Yıldırım hızıyla, Mısır ordularını, 24 AÄŸustos 1516′da Mercidâbık’ta ve 26 Mart 1517′de Ridaniye’de kazandığı zaferlerle ortadan kaldırdı. İki meydan muharebesi sonunda, Memlûk Devleti tarihe karışırken, bütün Arap ülkeleri Yavuz’un hakimiyetine girdi. Bu durum üzerine, Mekke ve Medine emîri, mukaddes ÅŸehirlerin anahtarlarını “Sahib’ül-haremeyn” unvanı ile Yavuz Sultan Selim’e teslim etti. Fakat dindar padiÅŸah, bu unvanı, yüce makamlara saygısızlık sayarak, onu “Hâdim’ül-haremeyn” ÅŸekline çevirerek aldı ve evlat ve torunlarına böylece miras bıraktı.

Çıktığı iki seferden birinde Safevîleri felç eden, diÄŸerinde ise Mısır ını ortadan kaldıran Yavuz Sultan Selim’in iki hedefi daha vardı. Bunlardan birincisi, Efrenciye yani Avrupa’nın, diÄŸeri de Hindistan’ın fethiydi. Bilhassa Portekizlilerin Hind Denizine hakim olmaya ve İslâm’ın mukaddes ÅŸehirlerini tehdide baÅŸlamaları, Yavuz’u endiÅŸeye sevk etmiÅŸti. Bu itibarla, öncelikle tersanenin sayı kapasitesini arttırmak için faaliyetlere giriÅŸti.

1520 yılı Temmuzunda, Avrupa seferine çıkan cihangir padiÅŸah, yakalanmış olduÄŸu ÅŸirpençe hastalığından kurtulamayarak Çorlu civarında vefat etti. Zamanın ÅŸeyhülislâmı ve büyük İslâm âlimi Ahmed ibni Kemal PaÅŸa, onun için yazdığı mersiyede şöyle demektedir. “Åžems-i asr idi, asrda ÅŸemsin/Zıllı memdûd olur, ömrü kasîr”, yani “o padiÅŸah ikindi güneÅŸi idi, bu vakitte güneÅŸin gölgesi uzun, ömrü de kısa olur”.

Gerçekten o bir ikindi güneÅŸi gibi çabuk, sekiz sene içinde bu dünyadan göçüp gitti, ama muazzam gölgesi, Kırım’dan Hicaz’a, Tebriz’den Dalmaçya sahillerine kadar uzanıyordu.

Yavuz Sultan Selim’in vefatı üzerine, hayattaki tek oÄŸlu Süleyman, Osmanlı tahtına oturdu (1520). Henüz 26 yaşında bulunan sultan, iyi bir eÄŸitim görmüş, kılıçta ve kalemde usta olarak yetiÅŸmiÅŸti. Gerek yaptığı kanunlar, gerekse kanun ve nizamlara gösterdiÄŸi fevkalâde riâyet yüzünden, “Kanunî” unvanıyla anılmış, bu unvan âdeta ona isim olmuÅŸtur.

Kanunî Sultan Süleyman, bizzat ordusunun başında çıktığı on üç büyük sefer sonunda, babasından devraldığı 6.557.000 kilometrekarelik Osmanlı toprağını, 14.893.000 kilometrekareye ulaÅŸtırdı. YaÅŸadığı asır, dünya tarihine, Türk asrı olarak geçti. 45 yıl 11 ay 7 gün Türk-Osmanlı tahtında oturan Kanunî, tarihçilerin ittifakı ile “Cihan PadiÅŸahı”dır. O, pek çok bakımdan eÅŸine ender rastlanan bir devlet baÅŸkanıydı. Bütün dünyanın servetleri ayak ucuna hediye diye getirilen, bir savaÅŸla bir devleti ortadan kaldıran, dünyanın bütün devlet reislerine emirlerini dikte eden bir padiÅŸahtı. 46 yıllık saltanatını, sarayların zevk ve sefasıyla deÄŸil, savaÅŸ meydanlarının cevr ve cefasıyla geçirdi. Bütün saltanat süresinin en az on yılını kar, kış, yaÄŸmur, tehlike altında çadırlarda harcadı. Batılılar ona, “MuhteÅŸem Süleyman” diyorlardı. Ama o, kendinden çok devletine ve milletine ihtiÅŸam verdi.

Zigetvar Kalesi’nin fethi sırasında, 6-7 Eylül 1566′da, bu büyük cihan padiÅŸahının ölümüyle, Osmanlı-Türk tarihinde bir devir kapanıyordu. Türk milletinin binlerce yıllık hayatında eriÅŸebildiÄŸi en yüksek noktayı temsil eden Kanunî Sultan Süleyman Han, birbiri ardına dâhiler çıkaran OsmanoÄŸlu ailesinin de zirvesini teÅŸkil ediyordu. Ondan sonra da zaman zaman kudretli padiÅŸahlar çıkacak, fakat kuruluÅŸtan bu yana devam edip gelen dehâ zinciri, artık gevÅŸemiÅŸ olacaktı.

Kanunî devrinin parlaklığı, yalnız, fetihlerinin azametine münhasır değildir. Türk-İslâm medeniyeti de her alanda en yüksek seviyesine bu devirde çıkmıştır. İlimde Zenbilli Ali Efendi, Kemal Paşazâde, Ebussuud Efendi; edebiyatta, kendisi başta olmak üzere, Bâkî, Fuzulî; sanatta, Mîmar Sinan; tarihte, Mustafa Selanikî, Celalzâde, Nişancı Mehmed Paşa; coğrafyada Pirî Reis; denizcilikte Barbaros Hayreddin Paşa, Seydi Ali Reis, Pirî Reis ve Turgut Reis; devlet adamlığında Lütfi Paşa ve Sokullu Mehmed Paşa, asrın dev simalarıdır.

Kültür hareketleri, bu devirde ziyadesiyle canlıydı. Osmanlı-Türk edebiyatında ilk defa görülecek olan tezkere vadisi, bu padiÅŸah zamanında ortaya çıktı. Sehî ve Latifî gibi tezkireciler, eserlerini ilk ona sundular. Bu, imparatorluÄŸun dört bir yanındaki ses veren şâirleri bir arada görmek demekti. Bizzat kendisi de şâir olup, Muhibbî mahlâsı ile ÅŸiirler yazdı ve dîvanı, 2800′ü aÅŸkın gazeli ile, devrinde, Zâtî’den sonra ikinci büyük dîvan olarak ortaya çıktı.

Osmanlı Devleti nin, bir cihan imparatorluğu durumuna gelmesine ve yüzyıllarca dünya siyasetinde baş rolü oynamasına sebep olan maddî ve manevî kaynaklar nelerdi?

1. Kuruluş ve yükselme devrinde görülen dâhi padişahlar, cihan hakimiyeti devresinde de devam etti.

İtalyan Longosto, Fatih hakkında; “İnce yüzlü, uzunca boylu, hürmetten fazla korku telkin eder, seyrek güler, ÅŸiddetli bir öğrenme arzusuna sahip ve âlicenaptır. Daima kendinden emindir. Türkçe, Arapça, Farsça, Rumca, Slavca, İtalyanca ve İbranice konuÅŸur, harp sanatından çok hoÅŸlanırdı. Her ÅŸeyi öğrenmek isteyen, zekî bir araÅŸtırıcı idi. Nefsine hâkim ve uyanıktı. SoÄŸuÄŸa, sıcaÄŸa, açlığa, susuzluÄŸa ve yorgunluÄŸa dayanıklı idi” demektedir.

Ömrü devlet ve milleti için savaÅŸmakla geçen Fatih, Trabzon Seferine giderken, Zigana daÄŸlarını yaya geçmek zorunda kalmış ve bu sırada büyük güçlük ve sıkıntılarla karşılaÅŸmıştı. Sefer sırasında yanında bulunan Uzun Hasan’ın annesi, onun çektiÄŸi bu eziyetleri gördükten sonra, kendisini seferden alıkoymak kasdıyla; “Ey OÄŸul! Bir Trabzon için bunca zahmet deÄŸer mi?” deyince, Yüce Hakan; “Hey ana, zahmete katlanmazsak, bize gazi demek yalan olur” diye cevap vermiÅŸtir.

Fatih Sultan Mehmed’in sadece, dünyanın incisi olan İstanbul’u Türk milletine hediye etmesi, bu milletin ona minnettar olması için yeter.

Sultan II. Bayezid ise, şair, âlim ve aynı zamanda hattattı. Fatih gibi bir baba ve Yavuz gibi bir oğul arasında saltanat sürmesi ve onlarla kıyaslanması sebebiyle saltanat devresi sönük görünmektedir. Halbuki o, kendinden önce ve sonra gelenlerle her bakımdan karşılaştırılabilecek bir padişahtı. İkinci Bayezid döneminde Osmanlı İmparatorluğu , türlü isyanlara, iç karışıklıklara, batı devletleriyle güney ve doğu komşularının, Türklere karşı daha tehditkâr bir tavır takınmalarına, deprem ve sel gibi âfetlere, salgın hastalıklar gibi felaketlere rağmen, dünyanın en güçlü devletlerinden birisi olarak teessüs etti.

Yavuz Sultan Selim Han ise, cihan hakimiyeti davasında çok kudretli bir simadır. Kendisini Rodos seferine teÅŸvik edenlere; “Ben cihangirliÄŸe alışmışken, siz himmetimi küçük bir adanın fethine hasretmek istiyorsunuz” cevabı, kendisini en iyi ÅŸekilde anlatmaktadır.

İki büyük meydan savaşıyla Memlûk Devletini ortadan kaldıran, mübarek makamlara hizmetle ÅŸereflenen ve ‘Müslümanların halifesi’ unvanını alan Yavuz Sultan Selim, 25 Temmuz 1518 günü İstanbul’a ulaÅŸmıştı. Ancak, İstanbul’da halkın büyük bir karşılama hazırlığı yaptığını iÅŸitince, gece vakti yanında bir kaç kiÅŸiyle kayığa binerek gizlice Topkapı Sarayı’na çıktı. Ertesi gün, padiÅŸahın sarayda olduÄŸu öğrenilince hiç bir merasim yapılamadı. “Biz ne yaptık ki bu kadar raÄŸbet edilir!” diyen cihan padiÅŸahı, gâyet sâde giyinir, devlet iÅŸleri dışında gösteriÅŸe raÄŸbet etmezdi.

Her bakımdan büyük bir îtina ile büyütülen Åžehzade Süleyman, 25 yaşını geçerken Osmanlı tahtına oturduÄŸunda, dünyanın en güçlü ordu ve donanması, en düzenli devlet teÅŸkilatı, zengin ülkeler, muntazam maliye ve kabiliyetli bir millet emrinde idi. Bu muazzam kaynakları kullanarak zaferden zafere koÅŸan Kanunî Sultan Süleyman, Osmanlı ihtiÅŸam ve azametinin en yüksek temsilcisidir. Kaynaklarda Kanunî, hareket ve sözleri güzel, aklı kâmil, âlim, hakîm ve ÅŸairlere dost, bütün maddî-manevî iyilikleri ÅŸahsında toplamış, emsalsiz bir padiÅŸah olarak vasıflandırılmaktadır. Devletin bu devirdeki büyüklüğü, dış dünyanın merakını gitgide arttırmış, Rusya ile Avrupa’dan, görünüşte hac için Kudüs’e giden seyyahlar, Osmanlı ülkesine akın etmiÅŸlerdir. Bu seyyahlar kendi hükümdarlarına sundukları arizalarda, Osmanlının büyüklük sırlarını anlatmaya çalışmışlardır.

2. Osmanlı padiÅŸahlarının büyük ilim, din, kültür ve sanat adamlarını ülkelerinde toplayarak, medeniyetin ilerlemesine ve müsbet ilimlerin geliÅŸmesine çalışmaları. Nitekim Fatih devrinde İstanbul, medeniyetin ve dünyanın en yüksek merkezi haline geldi. Molla Gürani, AkÅŸemseddin, Hocazâde, Molla Husrev ve Hızır Bey gibi dinî ilimlerdeki âlimlerin yanında, matematik ve astronomi âlimi Ali Kuşçu, Yusuf Sinan PaÅŸa, tıp dalında Muhammed bin Hamza, SabuncuoÄŸlu Åžerefeddin ve Altuncuzâde, bu devre mensup en mühim simalar idi. Fatih Sultan Mehmed, Türk-İslâm âlimleri gibi Rum ve İtalyan âlimlerini de himayesine alarak, çalışmalarına destek verdi. Rum bilgin Yorgo Amirukis’i, Batlamyus coÄŸrafyasına göre bir dünya haritası yapmaÄŸa memur etti. Harita üzerine ülke, ÅŸehir ve mevkilerin Türkçe isimlerini de koydurdu. Fatih’in bilime olan hizmetlerine iÅŸaret eden eserlerden en önemlisi, hiç şüphesiz, camiinin etrafında yaptırdığı medreselerdir. Sahn-ı semân denilen bu medreselerden dinî ilimlerin yanısıra matematik, astronomi ve tıp okutulduÄŸu ilmiye salnamelerinde yazılıdır.

Fatih Sultan Mehmed devrinde İstanbul’un ilim merkezi yapılması için baÅŸlatılan çalışmalar; Bayezid Han, Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman devirlerinde de devam etti. İkinci Bayezid Han, kendi ülkesinde olduÄŸu gibi, doÄŸu İslâm ülkelerindeki âlimlere dahî maaÅŸlar dağıttı. Yavuz Sultan Selim’in etrafı âlim ve ÅŸairlerle doluydu. Seferleri bir görev sayarak, bütün kudretini onlara harcıyor, fakat bu zamanlarda bile ilim ve edebiyatı terk etmiyordu. Yanında bulunan âlimleri dâima telif ve tercümelere memur etti. Kendisi de her fırsatta kitap okur ve ÅŸiir yazardı. Kemal PaÅŸazâde bir gün atını sürerken, PadiÅŸahın üzerine çamur sıçratınca çok üzülmüş, fakat Yavuz; “Üzülmeyiniz, âlimlerin atının ayağından sıçrayan çamur, bizim için süstür. Vasiyet ediyorum, bu çamurlu kaftanım, ben öldükten sonra, kabrimin üzerine örtülsün” diyerek ilim adamlarının, yanındaki deÄŸerine iÅŸaret etmiÅŸtir.

Kanunî Sultan Süleyman da âlimlere çok saygı gösterir, her birine hallerine göre izzet ve ikramlarda bulunurdu. Onlara danışmadan hiç bir iÅŸe giriÅŸmezdi. İstanbul’da kendi camii etrafında yaptırdığı Sahn-ı Süleymaniye adındaki tıp ve riyaziye fakülteleri dünyanın en ileri ilim merkezleriydi. Devrinde kültür ve sanat faaliyetleri doruk noktasındaydı. Kanunî’nin himayesinde deÄŸerli ÅŸahsiyetler yetiÅŸip, her biri eÅŸsiz eserler verdiler. Sultan İkinci Murad’la temeli atılıp büyüyen ve geniÅŸleyen bu ilim ve kültür hareketleri, ondan sonraki padiÅŸahlar tarafından da en iyi ÅŸekilde devam ettirildi. Bu durum, Osmanlılarda ilmin geliÅŸmesi ve ilim adamlarının yetiÅŸmesinde baÅŸlıca âmil olmuÅŸtur.

3. Osmanlı ordusunun, padişah ve komutanlara itaat, düzen, disiplin, kabiliyet, ahlâk, nefse hakimiyet, silaha alışkanlık ve kahramanlıkta en yüksek noktada bulunması. Nitekim yabancıların söyledikleri şu sözler, Türk ordusunun durumunu göstermesi bakımından önemlidir:

“Bizde (Fransız ordusunda) 10 kiÅŸi, Türklerde 1000 kiÅŸinin yapacağından fazla gürültü yapar.” (Bertrandon de la Brocquiere)

“Mâhir bir kumandan, Türk askeriyle dünyayı kutuptan kutba kadar katedebilir.” (Vandal)

“Seleflerinin gayretleri sayesinde, Sultan Süleyman öyle bir orduyu emri altında bulunduruyordu ki, kuruluÅŸu ve silahları bakımından bu ordu, dünyanın bütün diÄŸer ordularından dört asır ilerideydi… Her Türk askeri, yalnız başına, seçkin bir Avrupa taburuna bedeldi.” (Benoist Mechin)

“Kudretli Türk ordusu, bir tek emirle, tek vücut ve iyi kurulmuÅŸ bir makine halinde harekete geçiyordu.” (Henri Hauser) Duraklama Dönemi (1566-1699)

“Türklerin mevcut sistemini kendi sistemimizle mukayese edince, istikbalin başımıza getireceÄŸi felaketleri düşünüyor, titriyor ve âkıbetimizden korkuyorum. Bir ordu galip gelecek ve pâyidar olacak, diÄŸeri de mahv olacaktır. Çünkü, şüphesiz ikisi de saÄŸlam surette devam edemez. Türklerin tarafında kuvvetli bir imparatorluÄŸun bütün kaynakları mevcut, hiç sarsılmamış bir kuvvet var, sefer görmüş askerler, zafer alışkanlıkları, meÅŸakkatlere dayanma kabiliyeti, birlik, düzen, disiplin, kanaatkârlık ve uyanıklık var. Bizim tarafta ise, umumî fakirlik, hususî israf, sarsılmış kuvvet, bozulmuÅŸ maneviyat, tahammülsüzlük ve idmansızlık var. Bütün bunların en kötüsü, düşmanın (Türklerin) zafere, bizim de hezimete alışkın bulunmamızdır. Sonucun ne olacağını tahminde tereddüde yer var mıdır?” (Busbecq) 4. Osmanlıların, Atlas Okyanusundan Umman Denizine ve Macaristan’dan, Kırım ve Kazan’dan HabeÅŸistan’a kadar geniÅŸ yerlere hakim olmaları ve adaletle idare etmeleri.

5. Osmanlı Devleti nin bütün temel müessese ve teÅŸkilatı, Fatih devrinde en mükemmel bir duruma geldi. Fatih, teÅŸkilatçı ve imarcı idi. Devlet yönetimini tam bir intizam içinde yürütmek için lüzum ve ihtiyaç görüldükçe, kanunlar ve fermanlar yayımladı. Hazırlattığı kanunnamesi, hukuk sahasında çok önemli bir mevki tutmaktadır. Daha sonra Kanunî Sultan Süleyman, o güne kadar çıkarılan kanunları, “Kanunname-i Âl-i Osman” adı altında tanzim ettirdi. Bu kanunname, hukukî, idarî, malî, askerî ve diÄŸer lüzumlu mevzuları içine alan baÅŸlıklar altında, ceza, vergi ve ahaliyle askerlerin kanunlarını içeriyordu. Fethedilen ülkelerde, örfî hukuk denilen, önceki yönetimden kalan kanunlar ve halkın teamülleri de, İslâm hukukuna uygunluÄŸu ÅŸartıyla Kanunnamede yer almıştır. Böylece hazırlanan kanunlar, asırlarca en iyi ÅŸekilde ve eksiksiz tatbik edilip, devletin tebaasını teÅŸkil eden her çeÅŸit insana huzur ve mutluluk kaynağı olmuÅŸtur.

Kanunî Sultan Süleyman’ın ölümü ile, muhteÅŸem padiÅŸahlar ve onların hamleleri sona ermekle birlikte, devletin henüz karalarda üstünlüğü, iç denizlerde hakimiyeti ve sosyal düzeni bütün kudretiyle yaÅŸamakta idi. Nitekim II. Selim döneminde (1566-1574) Avusturya’nın Erdel’e küçük bir tecavüzü üzerine, ÅŸiddetli bir karşılık verildi. 1570′te Kıbrıs fethedildi. Türk donanması Okyanusya’ya kadar gidip Sumatra (Açe) Sultanlığıyla, yani UzakdoÄŸu Müslümanlarıyla temasa geçti. KurdoÄŸlu Hayreddin Hızır Bey, 22 parça gemiyle Açe sultanı Alâaddin’e top ve topçu ustası götürdü. Türk subayları, Açe ordusunda ıslahat yaptı.

DiÄŸer taraftan, II. Selim Han’ın, Türk tarihinin en ÅŸuurlu ve hayatî seferi olan, Don ve Volga nehirlerini bir kanalla birleÅŸtirme, böylece Karadeniz’le Hazar Denizini birbirine baÄŸlamayı amaçlayan Don-Volga Kanal Projesi, Kırım Hanı Devlet Giray’ın ihanetiyle, baÅŸarısız kaldı. Bu kanal projesi sayesinde, o sırada gitgide güçlenen Rusların güneye doÄŸru sarkmaları önlenecek, İran kuzeyden çevrilmek suretiyle artık tehlike olmaktan çıkacak, bütün Sünnî Müslümanların halifesi olan Osmanlı sultanı, Sünnî İslâm ve Türk ülkelerinin aynı zamanda fiilî hakimi olacaktı. Bütün Türk yurtlarını bir bayrak altında toplayabilecek kadar muhteÅŸem bu tasarıdan, Ruslar dehÅŸete kapılmışlar, ancak karşı koyamamışlardı. Öte yandan Devlet Giray; bu kanal açıldığı takdirde, Osmanlının artık o taraflarda kendi askeriyle iÅŸ görüp Kırımlılara ihtiyacı kalmayacağı, böylece Kırım’ı ilhak edip merkezden valilerle idare edebilecekleri gibi bozuk bir düşünce içine düştü. Bu yüzden asker arasında menfi propaganda yaptı. Kış mevsiminin buralarda altı ay sürdüğünü ve kimsenin bu soÄŸuÄŸa dayanamayacağını söyledi. ÇeÅŸitli zorluklar çıkardı. Neticede kışı geçirmek üzere Azak’a dönen Osmanlı teknik heyeti ve askerleri bir daha kanal başına gidemedi. Böylece Kırım, bugünlere kadar süren tarihteki talihsizliÄŸini kendi eliyle hazırladı ve Türk tarihinin çehresini deÄŸiÅŸtirebilecek büyük ve önemli bir teÅŸebbüs, baÅŸarısızlığa uÄŸradı. Artık, Rusya, Kafkas Türk hanlıklarını yutmaya, Osmanlıları da en fazla hırpalayacak bir güç olmaya hazırlanıyordu.

Osmanlı Devleti nin, İkinci Selim devrinde uÄŸradığı ikinci baÅŸarısızlık İnebahtı’da oldu. Kıbrıs’ın Türkler tarafından fethi üzerine, Papa’nın teÅŸvikleri sonucunda, büyük bir Haçlı donanması hazırlandı. 1571′de İnebahtı’da meydana gelen deniz savaşında, Osmanlı donanması imha edildi. Çok ÅŸehit verildi. Ancak Uluç (Kılıç) Ali PaÅŸa, kurtarabildiÄŸi 60 kadar gemi ile İstanbul’a gelebildi. Bundan sonra devlet, bütün imkânlarıyla; bir kış zarfında eski donanmasını yeniden inÅŸa ederek, Akdeniz hakimiyetini tekrar saÄŸladı. Sokullu Mehmed PaÅŸa, Venedik elçisine: “Biz Kıbrıs’ı almakla sizin kolunuzu kestik. Siz ise donanmamızı yakmakla, bizim sadece sakalımızı tıraÅŸ ettiniz. Kesilen kol bir daha yerine gelmez, fakat kazınan sakal daha gür çıkar” diyerek, onlara fazla sevinmemelerini söyledi. Bu arada, donanmanın yetiÅŸmeyeceÄŸi endiÅŸesini taşıyan Kılıç Ali PaÅŸaya da; “PaÅŸa, bu millet öyle bir millettir ki, isterse bütün gemilerinin demirlerini gümüşten, yelkenlerini atlastan, halatlarını ibriÅŸimden yapar” sözü meÅŸhurdur. Gerçekten ertesi yaz, Osmanlı donanması hazırlanıp Akdeniz’e inince, Venedikliler, barış istemek zorunda kaldı. Hattâ bu anlaÅŸmada Venedik Cumhuriyeti, Türklere, Kıbrıs Seferinde yapılan masraflar karşılığı savaÅŸ tazminatı ödemeyi bile kabul etti.

II. Selim Han’dan sonra Osmanlı tahtına oturan III. Murad döneminden (1574-1595) itibaren Osmanlı Devleti nin giriÅŸtiÄŸi harpler çok uzun sürmeye ve devletin aleyhinde olmaya baÅŸladı. Nitekim 1578 yılında baÅŸlayıp çeÅŸitli aralıklarla III. Mehmed (1595-1603), Birinci Ahmed (1603-1617), II. Osman (1618-1622) ve IV. Murad (1623-1640) devirlerinde olmak üzere 1639′a kadar sürmüş olan İran savaÅŸları, Osmanlı duraklamasının baÅŸlıca sebeplerinden biri olmuÅŸtur. Osmanlı Devleti nin zayıf anını kollayan ve Hıristiyan Batı dünyası ile birlikte hareket eden İran, devamlı olarak bu devleti uÄŸraÅŸtırmayı gaye edinmiÅŸtir. İran’a karşı koyabilmek için, devamlı Anadolu’dan asker desteÄŸi verilmiÅŸ, bu durum, zamanla Anadolu’da dengelerin bozulmasına yol açmıştır.

Duraklamanın diğer sebepleri şu şekilde sıralanmıştır:

1. 1593-1606 Avusturya harplerinde timarlı sipahi yerine, tüfekli piyade kullanılması mecburiyeti yüzünden, yeniçerilerin sayısı fazlasıyla arttırıldığı gibi, Anadolu’da ücretle pek çok tüfekli sekban askeri yazıldı. Sekban askerine ihtiyaç kalmadığı zamanlarda parasız kalan bu eli tüfekli gruplar, Anadolu’da halkı haraca kesmeye ve saldırılara baÅŸladılar. Bozgunculukları sebebiyle timarları ellerinden alınan sipahiler de onlara katıldı. Böylece 1596-1610 yılları arasında Osmanlı İmparatorluÄŸu nu temelinden sarsan Celâli hareketi baÅŸgösterdi. Anadolu’da yaÄŸma ve çapulculuÄŸa baÅŸlayan Celâlilere İran yanlılarının da katılıp, İran’ın bunları desteklemesi neticesinde, isyanlar kısa sürede büyüdü. Öyle ki, Anadolu’da etrafına 30-40 bin kiÅŸilik kuvvetler toplayan Celâli liderleri çıktı. Bunlar, emirleri altındakileri bir ordu biçiminde teÅŸkilatlandırıyorlar ve üzerlerine gönderilen devlet güçleriyle çetin muharebelere giriÅŸiyorlardı. Devletin İran ve Avusturya ile savaÅŸ halinde olmasından da yararlanan Celâliler, Anadolu’yu baÅŸtan baÅŸa yakıp yıktılar. PaniÄŸe kapılan köylüler, topraklarını bırakarak ÅŸehir ve kasabalara sığınmaya çalışıyorlar, varlıklı olanlar İstanbul’a, Kırım’a veya Rumeli’ye kaçıyorlardı. Bu durum Sultan I. Ahmed Han’ın dirayeti ve vezir-i azam Kuyucu Murad PaÅŸa’nın üç sene süren temizleme faaliyeti neticesinde önlenebildi. Bu müddet içinde öldürülen Celâli sayısının 65 bini bulması, Anadolu’nun içine düştüğü durum hakkında bir fikir vermektedir.

2. 1580′lerden itibaren batıdan büyük ölçüde gümüş gelmesi sonucu, fiyatların düşmesi üzerine yaÅŸanan ve fiyatlar ihtilali denen karışıklık. Bu vaziyet karşısında küçük timar sahipleri, uzak ve masraflı seferlerden kaçınmaya baÅŸladı. DiÄŸer taraftan Orta Avrupa’da yapılan savaÅŸların usullerinde meydana gelen deÄŸiÅŸiklikler, tüfekli yaya askerine olan ihtiyacı ortaya çıkardı. Ayrıca timarlı sipahiler, silah ve techizat bakımından deÄŸil, teÅŸkilat ve taktik bakımından da, modern savaÅŸ ÅŸekline ayak uyduramıyorlardı. Bu sebeplerle devlet, yeniçeri sayısını arttırmaya ve sekban-ı saruca adı altında tüfekli Anadolu leventlerini ücretli asker olarak kullanmaya baÅŸladı. Yine bu devrede, artık iÅŸe yaramayan yaya ve müsellemler ve voynuklar gibi bazı eski askeri birlikler de kaldırıldı. Kapıkullarının toplam mevcudu; 1470′lerde 13.000, timarlı sipahi 60.000; 1526′da kapıkulu 24.000, timarlı sipahi 80.000 olduÄŸu halde, 1610′larda kapıkulu 40.000′e çıkmış, timarlı sipahi sayısı 20.000′e düşmüştür. Sonuçta, timar sisteminin bozulmasının en menfi tarafı, devletin iktisadi yapısına yansımasıdır. Timarlı sipahilerin boÅŸalttığı dirliklerin gelirini eskisi gibi toplayıp devletin hazinesine aktarmak mümkün olmamıştır. Bu dirliklere gönderilen mültezimler, zamanla büyük servet sahibi olarak nüfuz kazanmış ve devletin başına bela kesilmiÅŸlerdir.

3. Sokullu Mehmed PaÅŸanın ölümünden (1579) Halil PaÅŸanın sadrazamlığına kadar geçen otuz sana zarfında hükümet reisliÄŸi makamına geçen 19 vezir-i azam içinde, bu mevkie liyakati olanların adedi üçü geçmemektedir. Bu durum son devirde ‘kaht-ı rical’ denilen adam yokluÄŸunun daha 17. yüzyıldan itibaren görülmeye baÅŸladığının da iÅŸaretidir.

Bütün bu olumsuzlukların baÅŸlangıcına raÄŸmen padiÅŸahlar, cihan hakimiyeti davalarına samimiyetle baÄŸlı bulunuyorlardı. Nitekim onlar yine Alman hükümdarlarını imparator ve kendilerine denk kabul etmiyor, onlarla yapılan anlaÅŸmalara yine muâhede-nâme deÄŸil, ahid-nâme nazarıyla bakıyor ve eskisi gibi bunu kendi lütuf ve ihsanları sayıyorlardı. Osmanlı siyasî gücü gibi, sosyal nizamı da devam ediyordu. Ayrıca ticaret ve sanat hayatında ahlâkî nizam ve geleneklere aykırı bir hareket nâdir görülüyor ve bu gibi durumlar esnaf teÅŸekküllerinin (loncalar) ÅŸiddetli denetim ve kontrolüne sebep oluyordu. Böylece devletin bir müdahalesi olmadan içtimaî müesseseler genel düzeni muhafaza ediyordu. Bu hususta Fransız elçisi D. Chesneau; “(Osmanlı ÅŸehirlerinde) düzen ve asayiÅŸ inanılmaz derecede kuvvetliydi. Geceleyin ÅŸehirleri muhafaza için, elinde bir sopa ve fenerle gezen tek bir kimsenin dolaÅŸması kâfi idi. Halbuki Paris’te aynı iÅŸ, bir kıta askerin başında bir kumandan tarafından, zorlukla yapılıyordu” demektedir. Thevanot ise “Bir milyonluk büyük İstanbul ÅŸehrinde dört yılda dört öldürme vakası görülmemiÅŸtir. Ticarî emtia ile dolu olan muazzam kervansaraylar, bir tek adam tarafından korunuyor” der. Böyle bir toplumda, devletin vazifesi sadece nizam ve adaleti saÄŸlamak ve bunu dünyaya yaymaktı. Bununla birlikte devlet hiç bir zaman İslâmlaÅŸtırma ve TürkleÅŸtirme siyaseti gütmedi. Zîra, cihan hakimiyeti mefkûresine inanan bir devlet, dar bir milliyetçilik görüşüne saplansa ve insanlık prensiplerine baÄŸlı kalmasa idi, bu cihanşümul vazifesini yapamaz ve baÅŸka imparatorluklar gibi süratle çöker, uzun asırlar boyunca yaÅŸayamazdı.

Osmanlı Türkleri, 17. yüzyılda, zaferler kazanırken, bazen de yenilgiler görüyor, böylece önceki döneme göre, bir duraklama içinde bulunduklarını anlıyorlardı. Ancak duraklamanın sebeplerini araştıran Türk mütefekkirleri askerî, idarî ve ilmî müesseselerde gördükleri bozuklukları ıslah etmek sayesinde, İmparatorluğun eski kudretini tekrar kazanacağına, medenî ve manevî üstünlüğün kendilerinde olduğuna inanıyorlardı. Fakat kanun ve nizamlardaki bu düzelme, otorite sahibi bir padişah idaresinde mümkündü. Bir de artık ortalıkta tek bir padişah adayı bulunmuyordu. Bir noktada vezirlerin nüfuzları konuşuyordu. Bu sebepten ilk öldürülen padişah, sultan II. Osman olmuştu. Böylece padişahların, devletin aksayan yönlerine neşter vurabilmesi kolay görünmüyordu. Ayrıca timarlı sipahi ordusunun gücünü kaybetmesi, buna karşılık yeniçeri ordusu miktarının aşırı derecede artışı, merkezde büyük bir gücün doğmasına yol açtı. Yeniliklere karşı çıkan bazı devlet adamları da, her fırsatta bu gücü kullanmaya başlayarak, devletin ve yeniçeri ocağının sonunu hazırlamaya başladılar.

Nitekim III. Mehmed Han’dan sonra, ilk defa ordunun başında sefere çıkan II. (Genç) Osman (1621), Yeniçeri kuvvetlerinin bozulmakta olduÄŸunu gördü. Ancak onun, ocağı ıslah giriÅŸimi, Osmanlı tarihinde ilk defa bir padiÅŸahın kul eliyle öldürülmesi hadisesini ortaya çıkardı. Bununla birlikte, II. Osman’ın ÅŸehit edilmesi hâdisesinden ders alan IV. Murad Han, parlak zekâsı, tedbirli siyaseti ve acı kuvveti sayesinde, devlete yükselme devirlerini hatırlatacak bir canlılık getirdi.

IV. Murad Han, İran üzerine düzenlediÄŸi Revan ve BaÄŸdat seferlerine giderken, öncelikle Anadolu’daki sipahi zorbalarını ve mütegallibe denilen, zorla iÅŸbaşına gelmiÅŸ veya yolsuzlukla zengin olarak nüfuz sahibi olmuÅŸ zümreyi temizleyerek, ülke içerisinde istikrarı saÄŸladı. Daha sonra Revan ve BaÄŸdat seferlerinden zaferle çıkan Sultan, İran’la çeÅŸitli aralıklarla 16 yıldır devam eden savaÅŸa son verdi. Kasr-ı Åžirin Muâhedesi (AnlaÅŸması) diye meÅŸhur olan antlaÅŸmanın hükümleri, çok az bir deÄŸiÅŸiklikle günümüze kadar geldi.

IV. Murad Han‘ın genç yaÅŸta ölümü (1640) ve daha sonra Sultan İbrahim’in, âsiler tarafından ÅŸehit edilmesi (1648) üzerine IV. Mehmed’in henüz yedi yaşındayken tahta çıkması, zaman geçtikçe ocak aÄŸalarının, idarede nüfuz kazanmalarına yol açtı. Yeniçeri ve sipahi aÄŸaları, vezirlerin seçilmesinde en önemli rolü oynuyorlardı. Bu durum devletin siyasî yapısını ve malî durumunu bozdu. Her iÅŸ aÄŸaların eline geçip, kendilerine hiç bir surette muhalefet edecek kimse kalmadı. Bunlar, asker mevcudunu yüksek göstermek suretiyle fazla ulûfe aldıkları gibi, yaptıkları tayinlerden de yüklüce rüşvetler çekiyorlardı. Bu ve benzeri olaylar, zaman zaman önlenmesine raÄŸmen, 1656 yılında Köprülü Mehmed PaÅŸa’nın sadârete getirilmesine kadar sürdü. Bu tarihe kadar defalarca sadrazam deÄŸiÅŸikliÄŸine raÄŸmen, devletin hayrına çalışan, Tarhuncu Ahmed PaÅŸa’dan baÅŸkası çıkmamıştı. Merkezde süren bu bozukluk devresinde, cahil ve iktidarsız vezirlerin, eyaletlere rüşvetle adam tayin etmeleri, halkın yine zorbalar eline düşmesine sebep oldu. Yapılan mezalimler yüzünden, köylü halkın bir kısmı çiftini bozup eÅŸkıyalığa baÅŸlamış, bir kısmı da ÅŸehir ve kasabalara sığınmıştı. Kalanlar ise eziliyordu. Önce Kuyucu Murad PaÅŸa’nın ve daha sonra IV. Murad Hanın ÅŸiddetli darbeleriyle bu isyan ve ÅŸekavetler önlenmiÅŸse de, merkez zayıf düştükçe yine baÅŸ kaldırmalar meydana çıkıyordu. IV. Mehmed Hanın ilk sekiz senesinde bu durum bütün ÅŸiddetiyle devam etti. PadiÅŸah, 15 yaşına geldiÄŸinde, kudretli vezir Köprülü Mehmed PaÅŸayı iÅŸbaşına getirerek devlete tekrar içte istikrar ve dışta itibar kazandırdı. Köprülü Mehmed PaÅŸa (1656-1661) ve Köprülü Fazıl Ahmed PaÅŸa (1661-1676) dönemlerinde Osmanlı Devleti , Kanunî Sultan Süleyman devrindeki gibi huzurlu bir devre yaÅŸadı. Bu müddet içinde tek bir kapıkulu ayaklanması görülmedi. Arasıra yenilgiler görülmesine raÄŸmen, Türk orduları yeni bir zafer çağı yaÅŸadı. Avusturyalılar’ın çok güvendiÄŸi Uyvar Kalesi 1663′te fetholundu.

Nihayet, Fazıl Ahmed PaÅŸa’dan sonra Osmanlı sadâret makamına gelen Merzifonlu Kara Mustafa PaÅŸa, 1683 yılında Viyana’yı kuÅŸattı. 100-120 bin kiÅŸilik Osmanlı ordusu, Dük Åžarl dö Loren kumandasındaki Avusturya ordusunu yenerek bütün ağırlıklarını zaptetti. Avusturya İmparatoru Leopold, bu yenilgi üzerine bütün ümidini kaybederek Viyana’yı bırakıp kaçtı. Åžehirde kalan Kont Stahramberg, bütün eli silah tutan erkekleri asker yazıp savunma tedbirleri aldı. Sadrazam Kara Mustafa PaÅŸa, kaleyi kurtarmak için gelebilecek Haçlı kuvvetlerine karşı durmak üzere Tuna Köprüsünü tutma görevini, Kırım Hanı Murad Giray’a vermiÅŸti. Düşman buradan geçtiÄŸi takdirde, Budin beylerbeyi İbrahim PaÅŸa bunlara karşı çıkacaktı. Viyana’nın fethedilmesiyle Alman-Avusturya İmparatorluÄŸu geri atılacak, böylece Macaristan’da güçlü bir Macar Krallığı kurulabilecekti. Macaristan ayakta durdukça, Avusturya’nın artık, Türk Devleti için önemli bir tehlike oluÅŸturması düşünülemezdi. En büyük düşman olan Avrupa’ya karşı böyle kuvvetli bir savunma duvarı kurulması, Türk Devletini uzun yıllar rahat ettirecekti.

Avrupa’da ÅŸok etkisi yapan Viyana kuÅŸatmasının ilk iki aylık süresi içinde Türkler, ÅŸehrin bir çok dış tabyalarını ele geçirdiler. Åžehrin düşmesine sayılı günler kalmıştı. Bu sırada Papa’nın önderliÄŸinde, Viyana’nın kurtarılması için Avusturya, Lehistan, Saksonya, Bavyera ve Frankonya arasında bir kutsal ittifak kurularak 120 bin kiÅŸilik bir kuvvet oluÅŸturuldu.

Türk tarihi için bir dönüm noktası olan Don-Volga kanal projesinde olduÄŸu gibi bu defa da en büyük ihanetlerden biri, yine bir Kırım hanı olan Murad Giray tarafından iÅŸlendi. Haçlı ordusu, Tuna Köprüsünü geçerken, kendi askeriyle bir tepeye çekilip seyreden Tatar Hanı, hücum etmesi için kendisine yalvaran Hanlık imamına ÅŸunları söyledi: “Sen bu Osmanlı’nın bize itdüği cevri bilmezsin. Bu düşmanın kovalanması benim için hiçbir ÅŸeydir ve bu iÅŸin dinimize ihanet olduÄŸunu da bilirim. Ama isterim ki, onlar kaç paralık adam olduklarını görsünler. Tatarın kıymetini anlasınlar.” Gerileme ve Çöküş (1699-1923) – I

Böylece Tuna’yı geçip Türk kuÅŸatma kuvvetlerinin üzerine doÄŸru gelen Haçlı ordusuna, bu defa da, Viyana kuÅŸatmasının aleyhinde olan ve bu sebeple sadrazamla arası açık bulunan Budin Beylerbeyi İbrahim PaÅŸa yol verdi ve kendisi askerini toplayıp Budin’e çekildi. YetmiÅŸ bin kiÅŸilik düşman ordusu karşısında, yanında o sırada on bin kadar askeri bulunan Kara Mustafa PaÅŸa, akÅŸam vaktine kadar yiÄŸitçe çarpıştı ise de, bunca ihanet karşısında her ÅŸeyin bittiÄŸini görerek, büyük bir gayretle oradan uzaklaşıp darmadağın çekilen orduyu Yanıkkale önlerinde topladı. Viyana bozgunu aslında Türk kuvvetleri arasında fazla bir zayiata yol açmamış, ancak psikolojik etkisi büyük olmuÅŸtu. Macaristan’daki kaleleri takviye eden Sadrazam, Belgrad kışlağına çekildi. Ancak bu sırada Sadrazama karşı olan merkezdeki paÅŸalar, Viyana bozgunu sebebiyle onun idamına ferman çıkarttırmayı baÅŸardılar. Böylece Kara Mustafa PaÅŸanın idamı, Osmanlı ordusunu derleyip toparlayabilecek ve muhtemel bir bozgunun önüne geçebilecek kudretli bir paÅŸadan, devleti yoksun bıraktı.

Nitekim ertesi yıl, Venedik de kutsal ittifaka katıldı ve böylece Osmanlı kuvvetleri, Avusturya, Lehistan, Rusya ve Venedik olmak üzere dört cephede çarpışmak zorunda kaldı. Osmanlı kuvvetleri, zaman zaman baÅŸarılar kazanmasına raÄŸmen, savaÅŸların uzun sürmesiyle ağır kayıplara uÄŸradı ve 1699′da Karlofça AntlaÅŸması’nı imzalamaya mecbur kalındı. Osmanlı İmparatorluÄŸu , bu hadiseyle ilk defa, büyük eyaletlerini düşmana bırakmış ve artık devrin aleyhine döndüğünü anlamıştı. Nitekim bu antlaÅŸmayla Türkler, hemen hemen bütün Macaristan’ı Avusturyalılara, Ukrayna ve Podolya’yı Lehlilere, Azak Kalesini Ruslara, Dalmaçya sahillerini ve Mora’yı da Venediklilere terk etti. Sadece TimaÅŸvar vilayeti, müdafilerin kahramanlığı sayesinde bir müddet için kurtarılabildi. Bu ağır yenilgi ve kayıplar, Türkler üzerinde o kadar acı bir tesir bıraktı ki, “Aldı Nemçe (Avusturya) bizim nazlı Budin’i” diye feryat etmelerine sebep oldu.

Karlofça AntlaÅŸmasının imzalanmasından sonra Osmanlı Devleti , bilhassa sınırların kuvvetlendirilmesi, idarî, malî ve iktisadî durumun ıslahı, ordu ve donanmanın yeniden düzene konulması ile uÄŸraÅŸtı. DiÄŸer taraftan, ötedenberi Türkleri taklit eden Avrupa ve Rusya, ilim ve teknikte hızla ilerliyor ve Osmanlıları daha kuvvetli bir ÅŸekilde kuÅŸatıyorlardı. Artık, Avrupa karşısında Türkler, askerî ve teknik sahalarda onlardaki ilerlemenin sırrını araÅŸtırmaya tenezzül etmeye mecbur oldular. Bu suretle 17. yüzyılda, Osmanlı Devleti ni kendi bünyesine göre ıslah etme düşüncesi, 18. asrın başında yerini Avrupa’dan iktibas etme fikrine bıraktı. Sultan III. Ahmed zamanında (1703-1730) Damad İbrahim PaÅŸa’nın Pasarofça Barış AntlaÅŸması’nın verdiÄŸi huzur sayesinde giriÅŸtiÄŸi kültür ve imar faaliyetleri arasında, Avrupa’nın tesirleri de mühim rol oynadı. Avrupa’nın önemli merkezlerine ilk defa elçiler gönderildi. Böylece Türkler, Garp (Batı) medeniyetini sathî de olsa tanımak fırsatı buldular. Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi ile ile birlikte Paris’e giden Said Çelebi, orada matbaanın önemini kavrayarak, dönüşünde bir Macar mühtedîsi (İslâm’a girmiÅŸ) olan İbrahim Müteferrika ile birlikte, İstanbul’da matbaa kurulması için teÅŸebbüse geçti. Åžeyhülislâmın fetvası ve padiÅŸahın fermanı ile tasdik edilen rapor neticesinde, Batı’nın bu önemli buluÅŸu Türkiye’ye girdi. Matbaa ile, bir yandan büyük ilim ve kültür eserleri çok sayıda basılıp dağıtılırken, bir yandan da padiÅŸah ve sadrazam İstanbul’daki ilim, kültür ve sanat çevrelerini yakından desteklemek suretiyle, bu sahalarda büyük bir canlılık meydana getirdiler. Yalova’da kâğıt, İstanbul’da çini ve kumaÅŸ fabrikaları açıldı. Öte yandan bu barış devresinde, devlet adamları arasında görülen israf ve savurganlık genel bir hoÅŸnutsuzluk doÄŸurdu. Nitekim, Patrona Halil İsyanı’yla (1730) Lâle Devri diye de adlandırılan bu devir sona ererken, ilmî geliÅŸmelere karşı gruplar da isyanı destekleyerek pek çok ilmî geliÅŸmenin baltalanmasına sebep oldular.

Bütün olumsuz ÅŸartlara raÄŸmen fevkalade dikkat ve ihtimamla yetiÅŸtirilen Osmanlı ÅŸehzadeleri, tahta çıktıkları zaman, devleti içine düştüğü bunalımlı durumdan kurtarmak ve eski haÅŸmetli devrine ulaÅŸtırmak için azami gayret sarfediyorlardı. Nitekim III. Ahmed’in yerine geçen Sultan I. Mahmud (1730-1754) ve III. Mustafa (1757-1773) dönemlerinde humbaracı ve topçu ocaklarının Batı tarzında teÅŸkilatlandırılmasına giriÅŸildi. Bir Fransız subayı iken Müslümanlığı kabul ederek Ahmed adını alan Comte de Bonneval, 1731′de humbaracı ocağının ıslahına baÅŸladı. Ocağın ihtiyaç duyduÄŸu tâlimli askeri yetiÅŸtirmek üzere de 1734 yılında Üsküdar’da bir hendesehâne (mühendislik okulu) açıldı. Nitekim disiplinli ve modern tâlim ve terbiye ile yetiÅŸtirilen bu askerî sınıfın Rusya ve Avusturya ile 1736-1739′da yapılan savaÅŸlarda büyük hizmeti görüldü. Ancak, bu sınıf 1747′de yeniçerilerin baskını sonucu kapatıldı. Sultan III. Mustafa da tahta geçer geçmez, Fransa’dan mühendisler getirterek Mühendishane ve Bahriye sınıfını ve mekteplerini modern usullere göre ıslah etmeye ve onları tâlim ve terbiyeye giriÅŸti. Batıdaki geliÅŸmeleri öğrenmek amacıyla Fransa ve Almanya’ya elçiler gönderdi. Tıp ve Astronomi sahaları ile ilgili çalışmalar hızlandırıldı.

Karlofça Antlaşmasından sonra Osmanlı tahtına üst üste, devletin içine düştüğü durumu gören ve kurtarmak için çareler arayan padişahlar çıktı ise de, bunların önlerinde her zaman iki büyük engel oluştu:

Bunlardan birincisi, Türk ordusunun esasını teşkil eden yeniçerilerin modern askerî bilgi ve tekniğe kapalı ve uzak kalmaları, hattâ eski düzen ve ananelerini de terk ederek, askerlikle ilgilerini kesmeleriydi. Bu durum onları, sadece savaş zamanlarında cepheye giden, askerlikten habersiz bir yığın haline getirdi. Bu sebeple topçu veya humbaracı sınıfında yapılan değişiklikler, umumî neticenin elde edilmesini sağlayamıyordu.

Bir başka husus, yeniliklere değer veren ve ilme açık bu padişahların yanında kendilerine yardımcı olacak değerli devlet adamları yoktu.

Nitekim, Batının askerî tekniÄŸi Türkiye’ye girerken, 1768′de baÅŸlayan ve 1774′de sona eren Rus Harbi, Türk ordusunun (yeniçeri kuvvetleri) mukavemet edemediÄŸini ve periÅŸanlığını bütün dünyaya gösterdi. Bu ağır yenilgi üzerine imzalanan Küçük Kaynarca AnlaÅŸması (1774), Kırım Hanlığı’nı Osmanlılardan koparıyor ve bir Türk gölü olan Karadeniz’de Rusya, donanma bulundurma hakkını elde ediyordu. Modern bir ordunun çekirdeÄŸini, topçu sınıfını teÅŸkil ederek, geleceÄŸe ümitle bakan ve yeni hamlelere giriÅŸen Sultan III. Mustafa, bu büyük kayıplara uÄŸradıktan sonra ve bilhassa asırlarca süvarileriyle Avrupa’yı titreten ve Rusları atlarının ayakları altında tutan koca Kırım Hanlığının elden çıktığını görünce, çok muzdarip halde felç geçirdi ve az sonra da vefat etti (1774).

Yeniçeri ordusunun bozulması ve savaÅŸların aleyhte geliÅŸmesi, III. Mustafa Han’dan sonra Osmanlı padiÅŸahlarını daha köklü inkılapların içine itiyordu. I. Abdülhamid (1774-1789) zamanında sadrazam Hamid PaÅŸa, orduda teknik sınıfların modernleÅŸmesine devam etti. Ancak, Osmanlı Devleti nin derlenip toparlanmasına fırsat vermek istemeyen Avusturya ve Rusya, devlete karşı devamlı cephe açıyorlardı. Bilhassa Rusların, 1783′te Kırım Hanlığını istilâ ve ilhak etmeleri, Türkler için unutulmaz bir ıstırap kaynağı hâline geldi. Çünkü, bütün nüfusu Türk olan Hanlığın kaybı, Macaristan ve Orta Avrupa’nın gidiÅŸine benzemiyordu. Ancak, 1787′de baÅŸlayan Osmanlı-Rus Harbi yine yenilgiyle sonuçlandı. 1789′da Özi Kalesinin düşmesi ve kalede Müslümanlara yapılan katliam, Sultan I. Abdülhamid’in üzüntüden vefat etmesine yol açtı (1789).

Türklerin ve genel olarak İslâm dünyasının, Avrupa’ya ilk önemli yaklaÅŸma ve ve onun medeniyetinden ciddî faydalanma teÅŸebbüsü, Sultan III. Selim’e aittir. Selim, ÅŸehzadeliÄŸinden beri Avrupa usulünde modern bir ordu kurmayı ve bu sayede İmparatorluÄŸa eski gücünü kazandırmayı düşünüyor, hep bu gaye ile meÅŸgul bulunuyordu. Tahta geçtiÄŸi sırada Avrupa’nın ve komÅŸularının Fransız İhtilali ile meÅŸgul olmalarını fırsat bilerek, derhal ıslahata giriÅŸti. Viyana’ya elçi gönderdiÄŸi Ebu Bekir Râtıp Efendiye Avrupa’nın ahvaliyle Avusturya’nın ordu ve idare teÅŸkilatı hakkında rapor hazırlamasını emretti. Çok zeki bir insan olan Ebu Bekir Râtıp Efendi, kısa zamanda Avrupa’nın ilmî, siyasî ve askerî durumu hakkında bilgiler topladı. Avusturya ordusunun teÅŸkilatı, askeri okulları, subayların yetiÅŸtirilmesi ve baÅŸka bir çok meseleler üzerinde padiÅŸaha bir rapor sundu. Devlet adamlarından da, devletin bozuk tarafları ve bunların ne ÅŸekilde düzeleceÄŸine dâir layihalar alan Sultan III. Selim, bu raporlar ışığında idarî, mülkî, ticarî, sınaî, ziraî, ilmî ve askerî sahalarda yeniliklere giriÅŸti. Bu ıslahatların hepsine birden Nizam-ı Cedid İnkılabı adı verilmektedir. Ayrıca III. Selim Han zamanında ilk defa Yeniçeri ordusunun yanında, Avrupa usul ve tarzında yeni bir Nizam-ı Cedid ordusu oluÅŸturuldu. Gerçekten de modern metodlarla eÄŸitilen, disiplinli Nizam-ı Cedid kuvvetlerinin kısa bir süre sonra önemli hizmetleri görülmeye baÅŸlandı. Mısır’ı iÅŸgal eden Napolyon’un, Akka’da küçük bir Nizam-ı Cedid kuvvetine sahip bulunan Cezzar Ahmed PaÅŸa’ya karşı maÄŸlup olarak geri dönmesiyle yeni ordunun ehemmiyeti anlaşıldı. Bu baÅŸarı umumî efkârı da Nizam-ı Cedid ordusu lehine çevirirken, Napolyon’a da; “Türkler öldürülebilir, fakat korkutulamaz” sözünü söyletti. 1806′da baÅŸlayan Osmanlı-Rus ve Avusturya savaÅŸları sırasında Nizam-ı Cedid kuvvetleri, Avrupa yakasına geçirildi. Bu küçük kuvvetin daha da büyütülmesi için çalışmalara baÅŸlandı. Fakat bu teÅŸebbüs de yeniçerilerle Rumeli âyanlarının harekete geçmeleriyle önlendi. Nitekim Edirne’de Nizam-ı Cedid’e dâir PadiÅŸah fermanını okuyan memurların öldürülmesiyle baÅŸlayan isyan, neticede Sultan Selim’in tahttan indirilmesine kadar devem etti (1807). IV. Mustafa tahta çıkarıldı. Akabinde III. Selim’i tekrar tahta çıkarmak üzere, Rusçuk âyanı Alemdar Mustafa PaÅŸa’nın 16.000 kiÅŸilik kuvvetiyle İstanbul’a girmesi, âsilerin Selim Hanı ÅŸehit etmelerine yol açtı (1808).

KurduÄŸu cihanşümul nizamı ile tarihte müstesna bir mevkie sahip olan Osmanlı İmparatorluÄŸu , baÅŸa geçen padiÅŸahların çalışmalarına raÄŸmen, yeniçeri askerinin bozulması, idarenin sarsılması, ağır maÄŸlubiyetler ve isyanlar dolayısıyla artık kendi nizamını koruyamaz hâle geldi. Kırım Hanlığı gibi, halkı Türk ve Müslüman olan koca bir devletten baÅŸka bir çok eyaletler de düşman eline geçmiÅŸ; Kuzey Afrika, Mısır ve Arabistan gibi uzak ülkelerin devletle iliÅŸkileri hemen hemen kesilmiÅŸ bulunuyordu. Anadolu ve Rumeli’de timarlı sipahi teÅŸkilatları bozulunca, bunların yerlerini bir takım âyanlar aldı. Âyanlar sonunda merkezdeki otorite boÅŸluÄŸundan yararlanarak, padiÅŸah fermanlarını dinlemeyen, devlete vergi ve asker vermeyen derebeyleri hâline geldiler. Böylece devlet âdeta kendi bünyesi içinde parçalandı. Nihayet Alemdar Mustafa PaÅŸa’nın merkezde nüfuzunu kurması ve Mahmud Han’ı tahta çıkarması ile de âyan ve eÅŸkıya, eyaletlere resmen hakim oldu. İstanbul’da âyanlarla hükümet arasında Sened-i İttifak adı ile bir anlaÅŸma imzalandı. Buna göre; bir yandan âyanların padiÅŸaha sadakatleri, devlete vergi ve asker göndermeleri taahhüt ediliyor, öte yandan da hükümet, bunların varlıklarını ve evlatlarına da intikal eden haklarını tanıyordu.

Bütün bu olumsuzluklara raÄŸmen, III.Selim’in yerine 24 yaşında tahta geçen Sultan II. Mahmud, daha büyük bir cesaret ve metanetle Nizam-ı Cedid’i genel anlamda gerçekleÅŸtirdi ve sadece modern ordu ile kalmayarak tamamıyla yeni bir düzen kurdu. 1808′de “Alemdar Vakası” denilen ve Mustafa PaÅŸanın öldürülmesi ve yeni oluÅŸturulan Sekban-ı Cedid’in laÄŸvedilmesiyle neticelenen yeniçeri isyanı, genç padiÅŸahın ümit ve cesaretini kırmadı. O, büyük bir iradeyle mücadelesine devam etti. Bu sırada devlet dört bir taraftan içte isyanlar ve dışta düşmanlarla karşı karşıya idi. Ruslar, Osmanlı topraklarını Kuzey Bulgaristan’a kadar istilâ etmiÅŸlerdi. Arabistan’da Vehhâbî ve Mora’da Rum isyanları tehlikeli boyutlara ulaÅŸmıştı. Ruslarla BükreÅŸ AnlaÅŸması’nı imzalayan II. Mahmud Han, öncelikle mukaddes beldeleri Vehhabîlerden temizledi. Mora İsyanını bastırdı. Ve nihayet 15 Haziran 1826′da, 18. asrın başından itibaren her hayırlı hareketin önüne geçen, içte padiÅŸahına ve halkına karşı canavar, cephede düşman önünde kuzu kesilen yeniçerileri ortadan kaldırdı. Yeniçeri Ocağı, devletin yükseliÅŸinde ne kadar büyük ve ÅŸerefli bir mevkie sahip idiyse, son bir asırlık felaketlerine de o derece sebep olmuÅŸtu. Bu sebeple, Yeniçeri Ocağının kaldırılması hayırlı bir hadise kabul edilerek “Vaka-i Hayriye” denildi.

Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra toplanan divanda Asâkir-i Mansure-i Muhammediye adıyla yeni bir askerî sınıfın teşkiline karar verildi (1826).

Sultan II. Mahmud, bundan sonra, Türkiye’yi yeni nizama eriÅŸtiren müesseselerin temelini atmaya baÅŸladı. Avrupa’ya askerlik ve yeni silahların kullanılmasını öğrenmek için talebe gönderdi. Askerî Tıbbiye ve Harbiye mekteplerini kurarak, bu müesseselerin eÄŸitim ve öğretimini en üst seviyeye çıkarmak için Avrupa’dan hocalar ve uzmanlar getirtti. İstanbul’da Türkçe, Arapça, Fransızca, Rumca ve Ermenice olarak Takvim-i Vekâyi adıyla ilk resmi gazete yayımlandı (1831). Bunu daha Ceride-i Havadis (1840), Tercümân-ı Ahvâl (1860), Tasvîr-i Efkâr (1862) gibi özel gazeteler takip etti (Bkz. Osmanlı Basını). Sultan Mahmud’un giriÅŸtiÄŸi bu yenilikler, Türk tarihinde yeni bir dönüm noktası teÅŸkil etti. Ancak, batılı devletler ve özellikle İngiltere, uyguladığı sinsi ve planlı metodlarla, Sultan Mahmud Handan sonra, geliÅŸme yolunu Osmanlı Devleti aleyhine ve kendi lehlerine deÄŸiÅŸtirmesini bildiler. Babası II. Mahmud Han’ın vefatıyla henüz 16 yaşında tahta çıkan Abdülmecid Han’ın (1839-1861) tecrübesizliÄŸi; ülke için çok ağır ve zararlı bir hatâya düşmesine sebep oldu. Öyle bir hatâ ki, Osmanlı tarihinde korkunç bir dönüm noktasının baÅŸlamasına ve bu koca devletin bir yok olma devrine girmesine yol açtı.

Ülke düşmanlarının, Sultan Abdülmecid Han’ı yenilikçi diye överek örtbas etmek istedikleri bu hatâ, padiÅŸahın, İngilizlerin tatlı dil ve vaadlerine aldanarak, İskoç masonlarının yetiÅŸtirdikleri cahil devlet adamlarını iÅŸbaşına getirmesi ve bunların devleti içeriden yıkmak siyasetlerini hemen anlayamamasıdır.

Sultan II. Mahmud Han’ın giriÅŸtiÄŸi inkılaplarla, Osmanlılarda millî hayatiyetin tekrar canlandığını gören İngilizler, bu muazzam devletin içten çökertilmedikçe yıkılamayacağını anladılar. Bunun için Osmanlı tahtına genç ve tecrübesiz bir padiÅŸahın geçmesini fırsat bilerek, İslâmiyet’i yıkmak üzere İngiltere’de kurulmuÅŸ bulunan İskoç Mason teÅŸkilatının kurnaz üyesi Lord Rading’i elçilikle İstanbul’a gönderdiler. Lord Rading, daha önce Paris ve Londra’da Osmanlı sefiri olarak görev yaparken aldatılan ve mason yapılan Mustafa ReÅŸid PaÅŸa’yı sadrazamlığa getirebilmek için çok dil döktü. “Bu aydın, kültürlü ve baÅŸarılı veziri sadrazam yaparsanız, İngiltere ile Devlet-i Aliyye arasındaki bütün anlaÅŸmazlıklar ortadan kalkar. Devletiniz ekonomik, sosyal ve askerî sahalarda ilerler” diyerek padiÅŸahı aldattı. ReÅŸid PaÅŸa, iÅŸ başına gelir gelmez, Hâriciye Nazırı (DışiÅŸleri Bakanı) iken Rading ile birlikte hazırladığı Tanzimat Fermanı’nı ilan ettirdi (1838). Sonra bu fermana dayanarak, büyük vilayetlerde mason locaları açtı. Casusluk ve hıyanet ocakları çalışmaya baÅŸladı. Fatih devrinden beri medreselerde okutulmakta olan fen ve matematik dersleri kaldırıldı. “Din adamlarına fen bilgileri lâzım deÄŸildir” diyerek kültürlü ve bilgili âlimlerin yetiÅŸmelerine mâni olundu.

İkinci kez Hariciye Nazırlığına tayin edildiÄŸi 1837 tarihinden 17 Aralık 1858′de ölümüne kadar 21 yıl süreyle devlete fiilen yön vermiÅŸ olan Mustafa ReÅŸid PaÅŸa, arkasında bir çok gâileler ve ülkede sosyal sarsıntıya yol açan ve bugün hâlâ devam eden ÅŸeklî Avrupalılığın temelini atan insan olarak tarihe geçti. İhanetleri ile tanınan Tanzimat paÅŸaları, devleti sıkıntıya sokmak pahasına, baÅŸka devletlerden borç aldılar, İngilizlere destek olmak için savaÅŸa girdiler. Mustafa ReÅŸid PaÅŸa ve onun yetiÅŸtirmeleri Âli ve Fuad paÅŸaların ÅŸekilci Batıcılık hareketiyle birlikte ülkede, Avrupa’nın etkisi ve hattâ himayesi altında kaldığı şüphe götürmez bir takım karanlık fikirli cemiyetler de ortaya çıkmaya baÅŸladı. Bunlardan ilki olan Jön Türk (Genç Türk) Cemiyeti, sonradan devam edecek ve Osmanlı İmparatorluÄŸu nun ipini çekecek gizli komitecilik hareketlerinin sonuncusu olan İttihat ve Terakki Cemiyetine kadar dayanacak ve bu muazzam imparatorluk tasfiye edilecektir.

Bu cemiyetin açtığı ihanet yolu üzerinde, o devletin ekmeğini yiyip semiren nice vezirler, sadrazamlar, seraskerler, ordu kumandanları, subaylar ve hattâ ulemâ takımı yürüyecektir. Ancak bu son dönemde, içte ihanet şebekesinin önünü kesmek, dışta ise Avrupalı devletlere denk bir devlet vücuda getirmek üzere iki güçlü padişah tahta çıktı.

Sultan Abdülmecid vefat ettikten sonra, 1861 yılında Abdülaziz Han tahta oturdu. Her hâli ve tavrıyla ceddine benzeyen Sultan Abdülaziz, devleti kuvvetlendirmek, kuvvetli bir ordu yanında, kudretli bir donanma yapmak, böylece, devletin etrafında dolaÅŸan tehlikeleri bertaraf ederek, Avrupa’nın hasta adama benzettiÄŸi devletini iyileÅŸtirmek için ciddî teÅŸebbüslere giriÅŸti. Abdülaziz Hanın tahta çıktığı yıllar, Avrupa’da tekniÄŸin büyük bir hızla deÄŸiÅŸtiÄŸi ve bu sahada bir ihtilalin meydana geldiÄŸi yıllardı. Avrupa’nın yaptığı ihtilali, daha ÅŸehzadeliÄŸinden beri dikkatle takip eden Sultan Abdülaziz, bu ihtilalin meydana getirdiÄŸi teknik ilerlemeyi aynen kabul etmekte tereddüt etmedi ve devlete eski kudret ve ÅŸevketini iade ettirmek hususunda her fedakârlığı göze aldı.

24 Ekim 2008, 00:13 tarihinde Tarih kategorisi altında yayınlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.


Yorum Yapın

İsim (*Gerekli)
E-Posta (*Gerekli)
Site
Yorumunuz
*